30 Temmuz 2019 Salı

KEHANET: Yeni bir Dünya Savaşı olur mu?


Yeni bir dünya savaşı olmaz. En azından önümüzdeki 20-30 sene olmaz.

Bunun yerine şu olur ama:

Birbirleriyle savaşı göz alamayan egemen güçler (ABD, Rusya, Çin, İngiltere vb.), kendilerine risk oluşturduğunu düşündükleri ülkelerin yok edilmesine razı olurlar. Tabi karşılıklı anlaşarak.

ABD; Irak, Libya ve Suriye'den sonra tehdit olarak gördüğü İran, Türkiye ve Güney Kore'yi vurmak isteyecektir (Güney Kore'yi anlaşmayla bertaraf etmeye çalışıyorlar).

O gün geldiğinde zannetmeyin ki Rusya ve/veya Çin yanınızda olsun. Mutlaka ama mutlaka anlaşacaklardır.

Diğer egemen devletler de Hong Kong, Tayvan, Ukrayna, Kırım  vb. arka  bahçesinde operasyon yapar, ona da ABD ses çıkarmaz.

Birbirlerine yalandan horozlanırlar, tehditler havada uçuşur ama olan zavallı insancıklara olur yine.

Egemen güçler yeni egemen güçler doğmasını istemez.

Bu kadar büyük bir yıkım gücüyle de eninde sonunda anlaşma yoluna gideceklerdir.

Bir tek istisna var. 

ABD'yi kontrol altında tutan Pentagon ekibi var ya işte onları da kontrol altında tutan ünlü aileler asıl riskli grup. Şu an dünyayı da ateşe atan bu aileleri herkes biliyor. Ben isimlerini yazmayacağım burada. Bu ailelerin belirli bir din grubu olduğunu ve bütün insanlık unsurlarını yok edecek bir Mesih beklediğini de biliyoruz. Maalesef olayın içine din girince işler karışıyor. Akıl değil, inanç karar veriyor çünkü ve inanç batılsa ki batıl durum pek kritik. Bu grubun Mesih'in gelebilmesi için dünyada geniş çaplı bir savaşın çıkmasını istediğini bilmeyen kalmadı. Neyse ki gerçekten de bunu artık herkes biliyor bir ABD halkı hariç. Gelecekte ABD'nin kendi içerisinde büyük bir devrim yaşanması en olası kehanettir aslında.

ABD halkı bir gün kendisini yöneten ve sürekli soykırım bahanesiyle eleştirilmekten korunan bu grubu çok yakında öğrenecek. Afişe olacaklar.

O güne kadar, Türkiye'nin çok dikkatli bir siyaset izlemesi beklenir. 

Yani günün kehaneti: ABD İran'ı vuracak. Eninde sonunda vuracak.

NATO dağılacak, eninde sonunda dağılacak. En fazla 10 yılı var. Çünkü Almanya egemen güçlere katılmak istiyor. ABD'deki durumu çoktan tespit ettiler. ABD liderlikten düşerken sağa sola saldıracak kesin. Bu arada NATO'nun dağılması da kesin. Yeni Avrupa askeri gücüne Rusya dahil olursa kimse şaşırmasın. Eski düşman dost olsun.

Türkiye ne olur?

Yeni bir darbe girişimi olur mu olur, suikast girişimleri olur mu olur. Türkiye İran gibi içten müdahale edilemez bir ülke değil. Bir sürü kişi, grup, dernek, sivil toplum örgütü, iş adamı ABD mandası istiyor. Ya doğrudan vatan haini, ya kendisini 3 kuruşa satıyor. Ayrıca basın yayın ABD tekelinde (son dönem biraz kırıldı). Ekonomi ABD tekelinde. Yani ABD yeniden iktidarı ele geçirebileceğini düşündüğü sürece Türkiye ile sıcak çatışmaya girmek istemez.

Yakında görürsünüz; İmamoğlu muhafazakar bir partiden başbakan adayı olur (Yakında gerçek CHP'liler uyanacak), kazanırsa yeniden Amerikancı oluruz. Yeni bir federasyon anayasası hazırlanır. Ama şimdiden söyleyeyim, İmamoğlu hayal kurmasın. 

Çünkü;

Milli istihbarat da boş durmuyor. Bundan 30-40 yıl öncesi gibi değil artık. Ulusal/milli kimlik gerçek tehlikeyi gördü ve önlemlerini alıyor. Ancak bu önlemler Tayyip Bey ile çok zor alınıyor. Milli tank yapılacak yapılamıyor. Tank işi Tayyip Bey’in teyzesinin oğlunu aşıyor, ekonominin damadını aştığı gibi. Milli uçak yapılacak yapılamıyor. Milli araba yapılacak yapılamıyor. Çok ağır gidiyor işler çok ağır.

Doğru insanlar doğru yere gelmezse işimiz zor. Kehanete gerek yok.

Kenan Turhan





25 Temmuz 2019 Perşembe

TARIM: Fındığın hikayesi - Fiskobirlik


Küçükken babamla beraber Fiskobirlik'e çok gittim. Bakın hangi hatıralar kalmış geriye?

Yaklaşık 2 aylık eziyetli çalışmanın sonunda nihayet fındığımızı köyde çuvallayıp, bir traktöre atar ve ilçe merkezine getirirdik.

Genelde öyledir zaten. Çoğu insan kasabalarda oturur, fındık zamanı köylere kaçar. Biz de öyleydik. Dayımla ortak bir bakkalımız vardı ve yaz gelince sırayla fındık bahçesine gidilirdi. Hatta en şaşalı dönemde bakkalı kapatırdık bile.

Gelen fındıklar bakkalın ardiyesine özenle yerleştirilirdi.

Sonra başlardı Fiskobirlik hikayesi.

Öncelikle sıra alınırdı. Sıra Allah Kerim. Belki yarın, belki 2 ay sonra. Bazen bir tanıdık bulunup araya girmeye çalışılınırdı ama bulunamazdı.

Bu arada her sene rutin yapılan konuşmalar yapılırdı:

"Bakalım randıman kaç çıkacak"
"Bizim köyün fındığı 52 gelir, Bizde çok koruk var, bizimki çürüdü ..."

Randıman: Çiftçimizin belalısı kelime. Rastgele çuvallardan bir boru aracılığıyla rastgele seçilen 1 kg fındık kırılır, içerisindeki sağlam içler tartılır. Çürükler tane olarak sayılır. Diyelim sağlam iç 510 gram geldi ama 2 tane de çürük var, önce 51 randıman yazılıp 2 çıkartılır. Randıman 49 denir.

"Abi böyle şans olmaz. Vallahi çürük yok bu kadar. Bir daha yap" dersin. Yapmazlar. 49 randımanın fiyatı düşüktür. Biraz zorlarsan seni çıkartırlar sıradan. Fındığı satacak başka bir yer yoktur. O zamanlarda da çok az tüccar vardı ama Fiskobirlik 3 lira veriyorsa, tüccar 2 lira veriyordu. Öyle büyük bir fark vardı. Tüccarlar güvenilir değildi. Nakit veren yoktu. 1 hafta sonra paranı alırsın deyip kaçan çoktu. Bu durumda mecburen keser sesini, Fiskobirlik’in tozlu meydanlarında kös kös  otururdun.

   

Başka bir rutin de para üzerinedir:

"Bu sene erken ödeyeceklermiş. 6 ayda verirler mi ki?"

Bir klasiktir. Fiskobirlik’e Eylül'de verdiğiniz fındığın parasını ancak diğer yılın Mart'ından itibaren alabilirdiniz.

Daha da başka bir klasik:

"Bu sene 3 ton fındık götüreceğim, bakalım ne kadarı çalınacak?"

Hırsızlık en büyük dertlerden biriydi. Eskiden büyük telis çuvallara koyardık fındıkları. 80 kg gelirdi bir çuval kabuklu fındık. Ama nasıl oluyorsa Fiskobirlik tartılarında çuvallar 76-77 kg gelirdi. Her çuvaldan 2-3 kg çalarlardı.

Ses çıkarırsan yandın. Şikayet ettin yandın.

Çünkü seni bir bahaneyle fisko'dan atarlarsa ve bir daha asla satış yapamazdın.

Bu durumda mecburen keser sesini, Fiskobirlik’in tozlu meydanlarında kös kös  otururdun.

Göz göre göre fındığından %3-5 arası çalarlar. Fındığının temel bakım ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyük bir miktardır çalınan para. İlacını, gübreni karşılayacak bir miktardır çalınan para. Sen her sabah 5-6'da kalkar, akşam 9'lara kadar çalışır, yırtınırsın. Bir şerefsiz senden güle oynaya alın terini çalar. Çaresizsindir.

Duyar gibiyim, "seçim var, seçimle baştakini indir". Öyle olmuyor o işler. Öncelikle seçime girenler hep aynı karakterlerdir. Zaten mevzuattaki açıkları iyi bilirler. İyi kadrolaşmışlardır. Bu baronlar seçim kaybetmez. Baktı ki kaybedecekler, seçimi öteletirler. Tabi zavallı köylü 2 kere nasıl gelsin seçime. Gelemez. Ötelenmiş seçimde yine onlar kazanır. Onlar dediğim, diğer taraf da aslında başka bir barondur. Ortadaki pastadan faydalanmak isteyen başka bir grup.

Hasbelkader ola ki dürüst bir adam başa geldi. Durdurmazlar. 

Düzen öyle bir düzendir ki ya o da komisyon almaya alışır ya da çaresizce gider.

Bugün (19 Temmuz 2019) Aydınlıkta bir haber gördüm. Fındık çiftçisi kan ağlıyor, çözüm Fiskobirlik’te diye.

O zaman bir bir aklıma geldi bu hatıralar. 

Uzaktan terane kolay. İşin içine girmek zor.

Aydınlıkta bunu yazan arkadaşım anlamıyor konuyu.

Konu Fiskobirlik veya TMO konusu değil. Konu temel değerler konusu.
Siz hangi kurumu kurarsanız kurun, hangi değişikliği yaparsanız yapın, hangi adamı getirirseniz getirin sonuç değişmiyor.

Çünkü toplumun temel ahlak değerleri yerlerde sürünüyor.

Çünkü bugün fındığı çalınan, yarın aynı makama kendisi erişince o da çalıyor.

Çünkü fındığım çalındı diye şikayet eden az: Şikayet edeni de tehdit ediyorlar. Adalet geç ya da yok. Çünkü sizi korumakla yükümlü kolluk güçleri de komisyonlarını alıyor. Almayanları tenzih ediyoruz. Ellerinden öpüyorum. Yanlış anlaşılmasın bence dürüst insan sayısı, bu rüşvetçi ve komisyonculardan kat kat daha fazla ama bir türlü onlardan otoriteyi alamıyorlar, alamıyoruz.

Fiskobirlik de farklı değildi. Çocukluğum boyunca hiç bir şey değişmedi. Hiç kimse değiştiremedi.

Böyle olunca sürekli devlete muhtaç bir tarım birliği, içi boşaltılmış bir tarım birliği ortaya çıktı. Başkanları zengin bir hayat süren ama çiftçisine 6 ay sonra para veren bir birlik oldu Fiskobirlik.


Sonra da mevcut hükümet geldi ve artık size destek yok dedi.

TMO dedi.

Bir şey değişti mi? Değişmedi? Baronlar yer değiştirdi.

Tek güzel şey: Tüccarlar çocukluğumdaki kadar gaddar değil.

TMO 17 lira veriyorsa onlar da 14-16 lira veriyor. Hem de nakit veriyor.

TMO belki 2 ay belki 6 ayda veriyor parayı.

Çözüm ne?

Gerçek çözüm toplumsal değerlerimizi yeniden oluşturmakta. Çiftçisiyle, memuruyla, kolluk güçleriyle hepimizin birbirimizin haklarına riayet etmesinde.

Hepimizin en küçük haksızlıkta hakkımızı aramamızda.

Hepimizin komisyondan, rüşvetten, hemşericilikten uzak durmasında.

Hepimizin özgür, aydınlık dimağlar yetiştirmemizde (Fikri hür, vicdanı hür).

Ondan sonra kurumun adının önemi kalmaz; Fisko da olur, TMO da.

Yine de tekrarlıyorum. Benim insanım masumdur, temizdir, yardımseverdir, akıllıdır. Hem de çoğunlukla. Ama maalesef az bir grup bu güzel duyguları hunharca sömürüyor.

Bize lazım olan sadece bir ışık. Güzel bir lider. Ama sistem iyi bir liderin çıkmasına da izin vermiyor.

O yüzden ışığı kendimiz yaratmamız lazım. Bunun için de bu komisyoncu, rüşvetçi şerefsizlere prim vermemeliyiz.

Başka da bir çözüm yok.

Kenan Turhan




14 Temmuz 2019 Pazar

DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR: "Somon balığı"

Başlamadan önce, somon balığı ilintili bütün ön yargılarınızı atın.

Değerli abiler, ablalar, kardeşler; eğer seviyorsanız somon balığı yiyin tabi, ama herhangi bir yerli balıktan aldığınız temel besinlerin yarısını bile almıyor olacaksınız. Hatta bol bol yağ alacaksınız. Yani kilo alacaksınız.

salmon fish ile ilgili görsel sonucu           Ä°lgili resim

Rakamlara geçmeden önce, somon balığı doğal hayatta korunan bir balıktır. Yani dünyada doğal somon satılmaz. Hepsi yetiştirmedir. Doğada turuncu/kırmızı olan rengi, beslendiği karidesler yüzünden yanılmıyorsam. Aynı renk olsun diye onun besinlerine boya katarlar. Gazete haberlerinden okuduğumuz kadarıyla bu boya sentetiktir. Bunu da siz kendiniz araştırın, ayrıca link vermeyeceğim.

Gel gelelim omega hikayesine. Evet kesinlikle doğrudur, omega3 gerçekten de en çok somonda bulunur. Peki ne kadar fark var diye sordunuz mu hiç?

100 gram somondaki omega miktarını alabilmek için 110 gr hamsi yemeniz yeterli.

Komik değil mi? İşte abartılan fark bu? Ama bu arada somonda omega dışında hiç bir şey yok. Hamside ise 10 tür mineral daha var.

Zamanında kanser yapan mısır yağlarını, bize hem de fahiş fiyatlara satan kapitalist manipülasyonları şimdi de başka besinler için yapıyor aynısını. Somon da bunların en yenisi.

Yetiştirme somonlar ki yemlerin kalitelerinin ne kadar kötü olduğunu biliyoruz, üstüne de rengi turuncu olsun diye koyulan sentetik boyayı bize %10 luk bir omega farkı için yutturuyorlar.

Üstelik de kilo alıyoruz sonra.

Hadi inceleyiniz tabloları. Alın size mineral tabloları:

Bu hamsininki:

Bu da somonunki:
Sadece hamsi değil, Türkiye'nin hangi balığını yerseniz yiyin somondan daha faydalı. Üstelik orijinal deniz veya göl balığı bulabilirsiniz kolayca. Somona 80 lira verdiğinizde, aynı fiyatın çok altında yetiştirme değil gerçek balık alabiliyorsunuz. Lüfer, kalkan alabiliyorsunuz.

Örneğin somonda hiç kalsiyum yok. 100 gram hamsiden alacağınız kalsiyumu almak için 1,5 kg somon yemelisiniz :). Gerçekten komik ya.

Bu oran demir için 1 kg. Yani 100 gram hamsiden aldığınız demire, ancak 1000 gram (1kg) somon yiyerek ulaşabilirsiniz.

Neye baksanız öyle çinko mesela. Hamside 5 kat daha fazla. Ki biliyoruz çinko bağışıklık sistemimiz için çok değerli bir mineral.

Bir de özet verelim.
Bu hamsinin değerleri:

Bu da somonunki. Kaloriye ve toplama yağa dikkat.

Peki bu somonda bu minerallerin hiç biri yoksa ne var.

Ne olacak yağ değerli okuyucular. Omega da aslında bir yağ türü zaten. Vücudumuzun değerli yağlara da ihtiyacı var ama dedik ya 100 gram somon yerine 110 gr hamsi tüketerek, omega yanında 10 larca değerli mineral ve vitamin de alıyoruz. Somondansa yalnızca kilo.

Kanmayın şu kapitalistlere artık. Bir araştırın gözünüzü seveyim.

Kesenize de yazık. Biz Türkler neden sürekli kendi değerlerimizi aşağılıyoruz.
Biz onlara yetiştirip satalım levreğimizi, çupramızı.

Girin bakın şu sitelere. Ya bir de saklamıyorlar gerçekleri, bu siteler de Amerikan menşeli siteler. Allah aşkına girin bi bakın:

Hamsi için:
http://ingredients.com/ingredients/anchovy-european-raw

Yetiştirme sonom için:
http://ingredients.com/ingredients/salmon-atlantic-farmed-raw

Bir not: Besin açısından balıkların en değerlisi hangisidir diye Türkiye'de yetişen bütün balıkların besin değerlerine baktım ve çok şaşırtıcı bir sonuç buldum.

İlle çocuklarınıza sağlıklı bir şeyler yedirmek istiyorsanız "Sazan" yedirin.
Gerçekten içerisinde yok yok.

Üstelik sulama göletlerindeki sazanlara ne kimyasal atık, ne sanayi atığı, ne radyasyon bulaşıyor.
Ne de yamyam, sentetik yemler kullanılıyor.

Biliyorsunuz değil mi, okyanuslarda yaklaşık 70 senedir nükleer testler yapılıyor. Hala devam ediyor bu testler ve okyanus balıkları da radyasyondan nasibini alıyor.

Somonlar da kuzey denizlerindeki bu sularda yetiştiriliyor. Ebeveynleri de bu balıklar.

Demedi demeyin.

Balıkların şahı Lüfer varken; hamsisi, palamutu, kalkanı varken; levreği, çuprası, zarganası varken; üstelik daha da ucuzken; ne idüğü belirsiz bir balık yemeyin dostlar.

Somon yemeyin.

Sağlıcakla kalın.



İnatçılar için son not (Sıkılanlar için girişe yzdığım paragrafları sona aldım):

Unutmayın bir yanlışa 15 yıl boyunca devam edince, insan kendisini gerçekten kötü hisseder ve bünyemiz doğruyu reddetmeye çalışır.
Ama bir 15 yıl daha bu yanlışlıkla yaşamak yerine hemen doğruya dönmek asıl başarıdır.

Ve bir not daha: Ne yazıyorsam, besinlerin içerik taramalarından faydalanarak yazıyorum.
"Ingredients.com" referans aldığım sitelerden biri. Siz de benim gibi bu tür besin değerlerini gösteren sitelerden birine girip, aynı sonuçlara ulaşabilirsiniz.

Bu kapitalistlerin algı yönetimine kanmış bir sürü arkadaşım var ve çocuklarına omega var diye somon yediriyorlar.

Ben yanlış yapıyorsunuz deyince, gök kuşağına bakar gibi bakıyorlar desem yalan olur. Çünkü çoğu zaman "odaya girmiş bir kara sineğe bakar gibi" bakıyorlar (Vızıldıyorlar ya, teşbihi anlamayanlar için ). "Yine ne saçmalayacak bu adam" ifadesi, hafif bir yüz buruşukluğuyla suratlarına tablo gibi yapışıyor.

Ben yine de anlatıyorum. Gariptir inanmıyorlar.

"Ya girip bakın şu sitelere" diyorum, bakmıyorlar.

Çünkü hırsız, kendi masumiyeti için herkesi hırsızlığa teşvik eder. Çünkü 15 yıl boyunca çocuklarına somon yedirdikleri için kendilerini suçlu hissedecekler. Bu nedenle gerçeği reddediyorlar.

Kenan Turhan




5 Temmuz 2019 Cuma

POLİTİKA: İmamoğlu'nun vücut dili


Ekrem İmamoğlu, sıradan bir TC vatandaşı olan bende hangi ilk izlenimi bıraktı?

Daha ilk gördüğüm anda, İmamoğlu için hissettiğin duygu hayal kırıklığıydı. Çünkü gülücüğünü;  yerleştirilmiş (zamanla eğitimle elde edinilmiş), yani sahte, yani yapmacık bulmuştum ki genelde bu ilk izlenimlerim hep doğru çıkmıştır. Ancak şöyle ifade ediyorum, gördüğüm en güzel, anlaşılması en zor, gerçekten iyi çalışılmış bir ifade bu ifade.


Böyle olunca maalesef kendime kızıyorum ama yapacak bir şey yok. Yine aynı şeyler olacak diyorum içimden. Ben diyeceğim ki herkese "Yüzünü sahte bir gülümseme yerleştiren insan, herkesi kandırıyordur. Aman ha bu adamın da yüzünde bu yapmacık gülüş var".

Ve bütün sosyal demokrat arkadaşlarım başlayacak bana saydırmaya. "Sen de kimseyi beğenmiyorsun, sen kendine bak bla bla bla ....".

Evet, ilk gördüğüm anda dedim ki bu adam yüzüne bir maske koymuş, gerçek İmamoğlu arkada bir yerde. Belki de o saklanan güzel bir kişiliktir, belki de politikacı olunca sürekli gazeteciler, onlar bunlar nedeniyle mecburdur yüzüne o maskeyi geçirmeye diye safça olduğunu bildiğim tavrı takınarak izlemeye başladım İmamoğlu'nu. 

Ama içten içe de biliyorum, bir adam özü neyse yüzü de odur. Saklayacak "kötü" bir şeyi olmayan yüzüne maske takmaz. Nereden biliyorum işte, Erdal İnönü'den biliyorum mesela. Ankara'da alışveriş merkezinde karşılaşırdınız. Eşiyle çocuğuyla konuşurken neyse, vatandaşa da öyledir. Mutluyken de öyledir, mutsuzken de öyledir. Çevremde tanıdığım 7 düvel insandan biliyorum. 

Sonra bir bir asıl İmamaoğlu'nu gösteren olaylar vuku buldu. Kronolojiyi hatırlamıyorum, ama havaalanından başlayalım. 

Olayın birkaç ayrı yönü var. Görülen olay Vali için "itlik yapıyor" demesi, ardından basitlik dedim diyerek "yalan" söylemesi idi. Sonra görüntüler ortaya çıkınca bu sefer yalanı sıvadı ve "montajdır montaj" dedi (veya dedirttirdi). Yalanın üstüne yalan. Yüzündeki sahte insancıl gülümseme gibi. Hem de o kadar kolayca söyledi ki bu yalanı, ortaya çıkması o kadar muhtemel bir yalanı hem de o kadar kolayca söyledi ki kişiliğindeki bir esintiyi daha görmüş olduk. Kibir seviyesinde yüksek özgüven. Kendini ulaşılamaz ve her şeyin üstünde gören bir özgüven. Halkın bile üstünde.
Öyle ki yalanları ortaya çıkınca çıkıp bir özür bile dilemedi. "O heyecanla yanlışlıkla ağzımdan kaçmış" diyemedi. Halkından özür dileyemedi. Çünkü yalanın yanında bir kötü duygusu daha vardı; kibir.

Olayın diğer bir boyutu ise; İmamoğlu bir VIP krizini yönetemez, dellenir, sağa sola saldırır, kendini kontrol edemezken koskoca İstanbul'u nasıl yönetecek sorusudur.  Aklımdan bu soru geçiyor işte, elimde değil sormak zorundayım. Normalde oraya Karadenizli bir ablamı veya abimi aynı durumda bıraksaydınız. Oradan gülümseyerek çıkardı. Yetmez bir de herkesi de gülmekten yere yatırırdı. Bu arada bu olayın asıl yaratıcısı olan hükümete de etmediği lafı bırakmazdı. Ama hiç kimse irrite olmazdı. Diyorum ya, Karadeniz'de sokakta kime rastlarsanız alın götürün deneyin. Koskoca İmamoğlu kıytırık bir salona giremediği için dellendi de dellendi. Neden biliyor musunuz? İşte o kibir var ya o yüzden. Gururu incindi. Her şeyden ve herkesten üstün olduğunu zannettiği için gururu incindi. Koskoca Belediye Başkanı adayı, koskoca Atatürk'ün veliahtı gösterilen adam -kim gösterdiyse-, geleceğin cumhurbaşkanı. Halbuki, haberi alır almaz; "Eyvallah Vali Bey, biz halkın içinde büyüdük, halkımla çıkar VIP olmayan alanda beklerim. Hatta teşekkür ederim, bana nereye ait olduğumu hatırlattığınız için. Aslında VIP de neymiş, bir daha da asla girmem ...." desene. Peşinden "Hızır Paşa göndermesi" yapsana. Ve bunları yaparken gülümsesene. 
İmamoğlu, tamam yalan var anladık, kibir de var onu da anladık ama nerede o politikacıların kıvrak zekâsı. Aman ha zekânızdan bir şüphem yok ama kibir öyle bir şeydir ki insanın yeteneklerini köreltir. 

Olayın başka bir boyutu da kimsenin takılmadığı ama benim çok takıldığım ve bu yazıyı bu kadar "ağır" yazmamın asıl sebebi olan 2 harflik kelime ve onun söylenme biçimidir. 
linkinin hemen birinci saniyesinde kapıya yaklaşan İmamoğlu oradaki her kimse; görevli, kendi çalışanlarından, arkadaşı o veya bu; ona bir "aç" deyişi var ki mutlaka izleyin. Defalarca izleyin. Neden İmamoğlu'na gülümsemesi sahte, neden kibirli dediğimi çok çok net anlarsınız. Ben yalnızca yazık diyorum. Gerçek yüzünü tam da o an ne kadar net göstermiş. Emir kipi ve ses tonu tipik otokrasi göstergeleri. Şiddet eğilimi her halinden belli. Üstelik oradaki o kişi muhtemelen sıradan bir insancık. Hiçbir şeyden sorumlu olamayan, halktan bir arkadaşım.

Sevgili TC vatandaşları, seçtiğiniz insanları o veya bu aday gösterdi diye daha hiç tanımadan çeşitli yaftalar yakıştırmak yerine olan biteni biraz takip ediniz yahu. İmamoğlu İstanbul'u yönetmeye layık bir insan değil işte (2. seçimi de kazandı, halkın teveccühü ama doğru doğrudur, eğrilmez).  Önüne çıkan engelleri hoşgörü ve güzel konuşma ile çözebilen bir adam değil. Ezip geçmeye meyletmiş, kendi çıkarları dışında kimseyi umursamayan bir arkadaş. O kadar belli ki. Yok efendim ağır tahrik varmış falan filan. Olur mu böyle şey, kıytırık bir VIP salonuna girememek insanın bu kadar onuruna dokunur mu? Yazık, vallahi çok yazık. İmamoğlu için demiyorum, onu daha tanımadan Atatürk'le karşılaştırma cüretini gösteren sosyal demokrat arkadaşlarım için diyorum. Ki bence onlar da sosyal demokrat falan değiller. Tanıdığım bütün sosyal demokratlar (%99) aslında kapitalist. 

VIP olayı dışında, İmamoğlu'nun, ilk adı ortaya atıldığında "işte geleceğin Atatürk'ü diye" sosyal medya da bir anda 10000 lerce mesaj dolandı ortalıkta. Sevgili dostlar, eğer sosyal medyada bir anda böylesi bir tuhaf, yoğun bir manipülasyon denemesi varsa bu mutlaka CIA'in sosyal mühendislik timlerinin denemesidir. Söylemedi demeyin. Yakında çıkar ortaya kokusu.

Zaten bir insan hem sosyal demokrat, hem muhafazakâr, hem Atatürkçü, hem halkın yanında, hem zengin (VIP den çıkmak istemeyen bir zengin), hem açılım taraftarı, hem şehit taraftarı, her şey bir arada nasıl olur? Olmaz efendiler. İnsan bir şey olur, diğerlerine saygı duyar. Ben her şeyim diyen yalan söylüyordur. Öğrendik artık ama değil mi? İmamoğlu zaten yalan söylüyor.


turgut özal ile ilgili görsel sonucuBen İmamoğlu’nu Özal'a çok benzetiyorum. Yapı aynı, kurgu aynı, model aynı.

Türkiye'nin yeni Özal'ı hayırlı olsun.

Ülkeme hayırlı olmayacağı kesin de işte kendisini sosyal demokrat zanneden arkadaşlarım için diyorum hayırlı olsun diye.

Seviyorum o arkadaşlarımı ancak kendilerini hem toplumun üstünde görüp, hem de şu sosyal mühendislik oyunlarına en çok kanan da onlar. CHP'yi de bu zihniyet işgal etti zaten. CHP halkın partisi olmak yerine, burjuvanın partisi oldu. Bugün kendisine sosyal demokrat diyenler de aslında burjuvanın ta kendisidir. Aralarında pek az gerçek halkçı vardır tabi ama onların da söz hakkı yoktur. Gerçek sosyal demokratlar, CHP'yi olması gerektiği yüksek, erdemli, halkçı noktaya geri çağırmak zorundadır. Yoksa Türkiye için geri dönülmez çok zor günlere yanlış insanların elinde gireceğiz.

Tabi doğal olarak o güne kadar bu sahte sosyal demokratlara takılma hakkı doğuyor bana.

Ama var ya, en uyuz olduğum da, sosyal demokratlıkta en tepede ahkam kesip, pos bıyıkları olup, birkaç milyon lira-dolarlık villalar da oturup, ciplerle gezenler. Kapitalistin dibiler.

Neysek oyuz işte. Başka maskeler takmamıza gerek yok. Ancak kendimizi kandırırız.

Başkası yemez.

Yemezler arkadaşım. Yemezler İmamoğlu. Mal varlığında pek hoşmuş. Helal olsun. Ancak siz CHP'li değilsiniz İmamoğlu (şu an CHP yi yönetenlerin de olmadığı gibi). Siz halkçı değilsiniz.

Siz liberalsiniz, siz kapitalistsiniz.


Not: liberalizm; özgürlükçü anlamında değil, ekonomik özgürlük adı altında başka milletlerin öz varlıklarını kullanabilme yolu anlamında kullanılmıştır.

Kenan Turhan