29 Aralık 2019 Pazar

BEN BAŞBAKAN OLSAYDIM: En güzel sahiller hepimizin olurdu

Günaydın hür Türkiye'nin hür insanları 😊

Ben Başbakan olsaydım:

Bütün kıyılar ve sahiller halka açık ve bedava olurdu.

Otellerin işgal ettiği sahiller herkese açık olurdu. Elbette ki turizm önemli gelir kaynaklarımızdan biri ve otellerimizi mağdur edecek bir düzenleme yapılmamalı ancak hiç bir deniz, hiç bir kum tanesi; hiç bir Türkiye Vatandaş’ına yasaklanamaz. Girişler engellenemez.

Ben Başbakan olsaydım, kimi devlet ve askeri kurumların da sahilleri parsellemesine izin vermezdim.

Ben Başbakan olsaydım kimi vatandaşlarımızın denizin içine kadar girip işgal ettikleri alanları (genelde hukuksuz yazlık yapılmış, hukuksuz af çıkarılmış) kamulaştırır ve güzelleştirirdim.

Ben Başbakan olsaydım, sahil boyu yapılan yolların alternatiflerini yapardım. O yolların hepsini sahillerden söker atardım. Deniz ve orman birbirine kavuşurdu.

Ben Başbakan olsaydım 😊

Kenan Turhan

30 Aralık 2019


8 Aralık 2019 Pazar

KEHANET: İmamoğlu'nun ve Kılıçdaroğlu'nun geleceği


İmamoğlu belki farkında değil ama CIA, İmamoğlu'na kendisine çizilen yolun sadece yakın gelecek kısmını anlattı. Aynen Saddam'a yaptıkları gibi, uzun gelecekte CIA kullandığı hiç bir adamı "mutlu son" a eriştirmez (Bu arkadaşlar o kadar hırsla doludur ki kendisinin CIA tarafından yönlendirildiklerini anlayamazlar).

İmamoğlu için çizilen yol şu:
* CHP başkanı olmak
* TC Cumhurbaşkanı olmak
* Son bir kaç aydır gezindiği Avrupa ekonomi örgütleri, sivil toplum örgütlerinden (CIA in ayarladığı) 100 Milyar dolar "borç" almak ve halka aynen AKP nin yaptığı gibi "sahte" bir ferah dönemi yaşatmak
* Son 2-3 yılda AKP iktidarının "mecburiyetten" yapılandırdığı bütün yerli/milli savunma sanayii projeleri sonlandırmak veya sulandırmak (Örneğin yeni nesil Türk uçağı projesini iptal etmeyecek de eskiden olduğu gibi bir montaj projesine çevirecek, bütün alt sistemleri ABD’den ve ortaklarından alacak ve onlara muhtaç kalınmaya devam edilecek)
* Milli sivil ARGE projelerini sonlandırmak
* Suriye'den çekilmek
* Kürt açılımını yeniden başlatmak ve Büyük Ortadoğu Projesinin yeni eşbaşkanı olmak (Belki şimdiden olmuştur bile)
* Kandırıldığını anlamak
* Kandırılınca Rusya ve Çin'e yaklaşmak ve CIA'ya "Artık bu arkadaşla işimiz bitti" kararını aldırmak
* Yerini başka bir CIA projesine bırakmak (Çünkü bir sonraki arkadaştan daha radikal şeyler beklenecek, örneğin TC'yi sonlandırıp Atatürk’ü silmek; örneğin yerine yarı şeri bir Federatif Devlet kurmak vb.)


Kılıçdaroğlu'na çizilen yol (Şu andan itibaren):
* İmamoğlu için çizilen yola destek olmak ve sessizce kaybolmak.


Peki, kehanet nerede?

Bunları başarabilirler mi bilmiyorum. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi sırasında pek az kişi Türkiye için çizilen bu karanlık yolu görebilmişti. Şimdi artık gerçek aydınların, gerçek ulusalcıların, gerçek milliyetçilerin, gerçek ülkücülerin, gerçek solcuların büyük bir kısmı bu gerçeği görüyor ve vatanın korunması için bir birleşme ve örgütlenme olduğu apaçık. 15 Temmuz darbesinin nasıl engellenebildiği konusunu düşününüz.

Yani İmamoğlu'nu zor günler bekliyor. Ama kesin kehanet şu:

İmamoğlu CHP de barınamaz (Belki Cumhurbaşkanı olur, belki 10 yıl başımızda kalır onu bilemem). Çünkü o gerçek bir Atatürkçü değil, gerçek bir vatansever değil. CHP şimdilik CIA tarafından yönlendiriliyor olabilir ama elbet çok yakında taban bu gerçeği görecek ve CHP kültürüne uymayan herkesi temizleyecektir.

Yani İmamoğlu eninde sonunda özüne dönecek ve yarı muhafazakâr bir partiye geçiş yapacaktır.

Tabi o zamana kadar CIA onu bir paçavra gibi fırlatıp atmazsa.


Kenan Turhan

28 Kasım 2019 Perşembe

KÜLTÜR: Beyaz giymek ne zamandan beri kroluk sayıldı


Beyaz giymek ne zamandan beri kroluk sayıldı? 
Her şey sömürü ve emperyalizm ile ilgili aslında. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Nedeni aşağıda, hak verirsiniz ya da vermezsiniz ama okumanızı isterim.

Bizim kültürümüzde de pek çok kültürde olduğu gibi, çeşitli durum ve olaylar için renklerin anlamları vardır.
Örneğin yeşil; üretkenliğin, bereketin simgesidir. Kırmızı; heyecanın, bekâretin simgesidir. Beyaz saflığın, temizliğin simgesidir.

Geleneksel Türk gelinlikleri rengârenktir. Ama artık beyaz gelinlik giyiyor kızlarımız. Beyaz'ın saflığını tercih ediyorlar.
Arada bir iki aykırı gelinlik giyen olsa da, hiç kimse bunu kroca bulmuyor?

Ben çocukken bütün iç çamaşırları beyazdı. Gömlekler beyazdı. Gömlek yakaları ve atletlerin sararması bir eş ve anne için utanç kaynağıydı.
Çünkü beyaz sadece saflık ve temizliğin değil, var oluşun da simgesiydi. Bunu ancak içinde yaşayan anlar. Şimdiki borçla sürülen müsrif yaşamlar anlayamazlar.

Anadolu'da misafir gelince, ev ahalisinin bile yiyemediği en güzel yemekler misafire çıkartılırdı. Hiç yatılmayan en beyaz çarşaf ve nevresimler verilirdi. Ne saçma değil mi? Ama öyleydi. Öyleydi çünkü fakirlik dört bir yanı sarmış ve bu onurlu insanlar fakir olduklarını bilmelerine rağmen fakirliklerine böyle direniyorlardı. Görmezden geliyorlardı. Fakirlikle böyle mücadele ediyorlardı.

Her şeye rağmen gömlekler bembeyazdı; atletler, donlar bembeyazdı. İç çamaşırları her hafta, biraz da ozon katılarak kaynatılırdı. Ne gerek var değil mi bunca eziyete, al işte gri çamaşırları giyin. Renk,  leke hiçbir şey göstermez.

Anlayın be dostlar, bu bir başkaldırıydı hayatın adaletsiz taraflarına. Bu “biz de varız” demekti. Üstelik saf, tertemiz, onurlu ve gururlu bir şekilde.

Şimdi bakıyorum bazılar beyaz giyenlere kro diyor.

Neden biliyor musunuz? İki nedenle:

1. Bu insanlar, kendi bilinçleri olmayan, başkalarının dediklerini tekrarlayan insanlar da ondan. Yani en ilkel dürtümüz olan sürü mantığıyla hareket ediyorlar. Yani CAHİL’ler. Bu insanlar “Neden” diye soramayan insanlar. Bir ünlü sözde sanatçı beyaza burun kıvırınca onlar da kıvırıyor. Anlamını bilmeden, öylece, tabi olarak.

2. Bu grubun nedeni ise daha kötü; Kendilerini herkesten üstün gören bu nedenle toplumdan ayrışmak için marjinal yönlere kayanlar. Biz bunlara halk arasında “SONRADAN GÖRME” diyoruz. Yani zengin olup insan olamayanlar, züppeler.

Bu iki grup sömürü için çok uygun iki gruptur maalesef. Emperyalistlerin bir ulusta en sevdiği insanlar bunlardır. Çünkü bir yeri sömürmek için sadece askeri yöntemler yetmiyor artık. Orada kalıcı olabilmek için kültürel dezenformasyona ihtiyaç var.
İşte bu noktada kültürlere bilinçli olarak saldıracak CIA toplum bilimcileri devreye giriyor.
Başlıyorlar subliminal mesajları çakmaya. Kendi ülkelerinde yasak olan şeyleri iyi imiş, güzelmiş gibi bile gösteriyorlar çizgi filmlerinde.
Güzel olan şeyler aşağılanıp, insanlara nefret, şiddet yüklü sahneler izlettiriyorlar. Bunu yaparken de yine o toplumun içindeki güzel ve yakışıklı (ama yukarıdaki gruplardan) olan, idol sayılabilecek insanları kullanıyorlar.

Bir bakıyoruz beyaz çorap kroluk sayılmış. Bir bakıyoruz beyaz iç çamaşırı kroluk sayılmış. Ama beyaz gelinlik, o başka. Başka falan değil, beyaz gelinlik zaten onların kültürü, onu kroca bulurlar mı hiç?

Çocukken 1980 li yıllarda başladı bu beyaza karşı düşmanlık. Hem de ilk ne zaman biliyor musunuz,  Türkeş'çilerin beyazı simgeleştirdiği dönemde. Tam da 12 Eylül sonrası, PKK'nın kurulup palazlandırıldığı, milliyetçilik duygularının pasifize edilip muhafazakâr duyguların yüreklendirildiği (FETO'cuların ülkede kamu kurumlarına yerleşmeye başladığı) dönemde.

Ben Türkeş'i ve sahip olduğu milliyetçilik görüşünü hiç bir zaman tasvip etmedim. Hatta ötesinde oldukça kötü duygular besliyorum. Ancak bu şimdi yazacaklarımın gerçekliğini değiştirmez. ABD'nin, 12 Eylül sonrası Türkiye'de gerek solcuların gerekse milliyetçilerin ezilmesi yönünde emri vardı ve Kenan Evren bu emri gayet iyi uyguladı. Ama tek başına fiziksel şiddet yetmezdi. Kültürel dezenformasyon da yanına hemen eklendi. Şeyh'ler, şıyh lar yaratıldı, benim Anadolumun güzel islam geleneği yıkılıp yerine Emevi'nin sahte-şiddet dolu İslam'ı getirtilmeye çalışıldı. Bu arada milliyetçilerin simgelerinden biri olan aynı zamanda halkımızın simgelerinden biri olan "beyaz" renge saldırı da tam bu arada başlatıldı.

O zamanlarda Türkeşçi'ler çok agresif ve saldırgandı. Beyaz çorabı da simgeleştirmişlerdi (hep beyaz çorap giyerlerdi). CIA toplumbilimcileri de beyazı kroların giydiği renk olarak lan etti. Toplum da bu mantıklı ilişkiyi (Türkeş'çiler kro gibi davranıyordu) tutarlı buldu ve bu kanı toplumda yerleşti.

Ama neden sorusunun hala bir cevabı yok. 
Kırmızı giyince kro olmuyorsunuz, sarı giyince olmuyorsunuz, bilumum cart renk giyince kro olmuyorsunuz beyaz çorap ve çamaşır giyerseniz kro oluyorsunuz.

Bunlar saçma ufak detaylar gibi görünebilir gözünüze. Fakat adamlar toplumları bizim saçma, ufak dediğimiz detaylarla yönetiyorlar.

CIA toplumbilimcileri Atatürk'ten bu halk nefret etsinler diye neler yapmadı. Örneğin en sıkı Atatürk'çülerden bilinen Aziz Nesin'in kendi ağzından "Halkın %90 ı aptaldır" dedirtebilmişlerdir. 
Atatrük'çü görünen sözde aydınlar (ki ben bu nedenle Aziz Nesin'i hiç sevmem, o çünkü Atatürk'e bu sözüyle ihanet etmiştir) halkı sürekli küçümsemişlerdir. CHP’nin aldığı oylardan durum bellidir (Türkiye haritası üzerinde oy dağılımına bakınız). 

CHP artık Atatürk'ün değil sermayenin partisidir. Sermaye de her zaman kapitalizme hizmet eder.

CHP de bir Amerikan partisi olmuştur.

Bence CHP yönetimi beyaz çorap ve çamaşır giyen partilileri partiden atmalıdır. 
Hatta bir de yalan uydursalar daha da güzel olur: "Beyaz çoraplı bir CHP li Sayın Erdoğan'a gitti, CHP de herkes beyaz çorap ve çamaşır giysin istiyorum, siz de destek verin dedi. Erdoğan da arkanızdayın, sizi destekliyorum dedi.". Bunu da Uğur Dündar'ı kandırıp söyletirlerse, yok yok Uğur Dündar yemez, eski TAN gazetesi yazarlarından birine yaptırırlarsa olay patlar gider.
  
Kenan Turhan 


6 Kasım 2019 Çarşamba

POLİTİKA: Vatan Partisi tam bir hayal kırıklığı

Utku Reyhan’ın "aydinlik.com.tr," 6.11.2019 tarihinde yazdığı "Yavuz Alogan’ın Hong Konglu dostları" yazısını okuyunca içim acıdı.

İçim acıdı çünkü bir Vatan Partisi üyesi olarak, partimin parlattığı bu arkadaş, almış bu yazıyı, hoşuna gitmediği için evirmiş çevirmiş, sallamış, filtreden geçirmiş, damıtmış, kalanı kullanayım demiş ama bakmış hala kıvamda değil içine biraz şerbet katmış, azıcık anason, biraz da mısır şurubu; o da olmamış, saatlerce pekmez gibi kaynatmış ve en sonunda elde ettiği katranı bizlere sunmuş.

Dehşetler içerisinde okudum Utku Reyhan’ın yazısını.

Halbuki Yavuz Alagon, “Merkezin Sağı ve Solu” yazısında özetle şunu diyordu (konuyu ilgilendiren kısmı); Çin ve Rusya da, ABD gibi emperyalist olma yoluna girmişlerdir. Bunu da anlatırken gayet açık, mantıklı, tutarlı bir çerçeve sunuyordu.

Ancak anlaşılıyor ki Rusya ve Çin'in "uydusu" olmak isteyen anlayışa sahip Vatan Partili'ler için bu gerçek pek ağır geldi ki Alagon'u aslında yazıda neredeyse hiç değinmediği Hong Kong gösterilerinden vurmaya çalışmışlar.

Halbuki Alagon'un söyledikleri doğruydu. Bütün dünya halkları bu kapitalist düzenden bıkkın durumdalar ama ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kapitalizm ise bunu bile kullanıyor. Bu toplumsal hareketleri kendi lehlerine provoke ediyor. Kuşkusuz bu da doğrudur.

Alagon'un yazının özünde ifade etmeye çalıştığı gibi, geleneksel solun insani eşitlik değerleri (işçi mi o ne ki?), Rusya ve Çin tarafından da yerle bir edilmiştir ve dünya hızla yeni bir paylaşım savaşına doğru gidiyor.

Vatan Partisi bu gerçekle bir siyaset yaratmak yerine, CHP'nin ABD mandacılığı tercihinde olduğu gibi, dilim söyleyince içim acıyor ancak Rusya ve Çin Mandacılığı yapmayı tercih ediyor.

Maalesef Utku Reyhan'ın yazısı da bunun ispatıdır. Utku Reyhan, Rusya ve Çin'i iyi göstermek adına saçmalama boyutunda bir yazı kaleme almıştır.

Evet, doğrudur içim acıyor.
Türkiye'de de bir ağaç nedeniyle başlayan gösterilerin bir sürü grup tarafından kendi lehlerine kullanılmaya çalışıldığı, bir sürü provokasyon yapıldığı doğrudur. Gezi gösterileri sırasında sizce sokaktaki gençlerle konuşsaydık size ABD lehinde şeyler mi söyleyeceklerdi. “Yok, o farklıydı” demeyin sakın. Gezi başladıktan sonra kaç tane ABD merkezli sivil toplum örgütü geziyi açık gizli destekledi? Oraya gelenler özgürlük isteğiyle gelmişlerdi. ABD için gelmemişlerdi.
Dünyada da gösteriler birileri onları kışkırttığı veya tetiklediği için başlamış olabilir ama bu halkların ezilmediğini, sömürülmediğini göstermez. Sadece başka bir grup tarafından, yeniden başka bir şekilde sömürülmek için kullanıldıklarını gösterir.

Ne yapalım yani ABD’nin düşmanı diye Rusya ve Çin’in gelecekte aynı ABD gibi olacak politikalarını destekleyelim mi? Yaptıkları yanlışlıkların hiçbirine ses çıkarmayalım mı? Bu sözler size neyi çağrıştırıyor? Uydusu mu olalım Rusya ve Çin’in?

Yavuz Alagon'u yıllardır okurum. Eğrisi olmayan dümdüz dopdolu bir adamdır. Yıllarca da Aydınlık'ta yazmıştır. Biraz muhalif oldu diye ki muhalif olduğu şeylerin neredeyse hepsi doğrudur, adamı ABD sempatizanı yaptınız. Yazıktır yahu. Bunun AKP zihniyetinden ne farkı var?

İçim acıyor. Vatan Partisinin halini gördükçe içim acıyor.

İçim acıyor CHP’nin halini gördükçe içim acıyor.

CHP, ABD mandacılarıyla dolmuş; Vatan Partisi de, Rusya ve Çin mandacılarıyla.

Yahu bir silkinin, güya siz Atatürkçüsünüz.

Not: Bu yazısıyla anlaşılmıştır ki Utku Reyhan, Vatan Partisi sekreterliği yapabilecek çaptan pek uzaktır. Hızlıca istifa etmesinde fayda vardır. Ama korkarım ki hata kendisinde değil, partinin en tepesindeki yönetsel anlayıştadır. Böyle giderse çanlar Doğu Perinçek için çalacaktır. Çünkü hiç bir Türk evladı Rusya ve Çin'in uydusu olmayı kabul etmeyecektir. Siyasi, ekonomik ortaklıklar başkadır, başka bir devletin uydusu olmak başkadır.

Kenan Turhan

30 Eylül 2019 Pazartesi

POLİTİKA: CHP Başkanı Kılıçdaroğlu'na açık mektup

Kemal Kılıçdaroğlu,

Kurtuluş Savaşı sırasında Yüce Meclis’in milletvekillerinin biri hariç tamamı acaba Amerikan Mandası mı daha iyidir yoksa İngiliz Mandası mı daha iyidir diye tartışıyorlardı. Abartıyorsun diyenleri duyar gibiyim. Hayır abartmıyorum. İsmet Paşa dâhil (ki kendisi Amerikan Mandası savunucusudur) tanıdığımız tanımadığımız bütün milletvekilleri mandacıdır.

Tabii o kişi hariç:

Hani “İstiklal benim karakterimdir” diyen, hani “Ya İstiklal ya Ölüm” diyen.

Sonra o aynı kişi bütün silah arkadaşlarını, kendilerinin hayal bile kuramadığı bir gelecek için inandırmış ve sonra da gerçekleştirmiştir. Detayları herkes biliyor.

O yüzden de ATATÜRK adını almıştır. Bazıları saçma sapan konuşuyor, "Atatürk olmasaydı da biz yine Kurtuluş Savaşı’nı kazanırdık" diye. Hayalini bile kuramadığınız şeyi nasıl başaracaksınız? Böyle bir ihtimal olduğu bile aklınıza gelmiyorken nasıl başaracaksınız?

O günden bugüne hızlı bir geçiş yaparsak, bugün CHP’nin durumunu gördükçe üzülüyorum.
Üzülüyorum çünkü sözde Atatürk’ü en çok savunanların partisi olan CHP, artık bir Amerikan Manda partisi olmuş.

Kılıçdaroğlu tarihe adınız “ülküsüne ihanet eden insan” olarak yazılmasına ramak kaldı. Çünkü basbayağı, besbelli, benim gibi sıradan bir insanın dahi anlayabileceği gibi, bir CIA projesi olan İmamoğlu’nu getirdiniz, önümüze koydunuz. Aynı Özal’ı önümüze koydukları gibi. Ama hiç değilse  Özal’ı önümüze askeri cunta koymuştu. Şimdi bunu Atatürk’ü temsil ediyorum diyenler yapıyor.
Ondan önce de başka bir CIA projesi olan İnce’yi seçimlerde denemiştiniz (İnce'nin kendisinin bu durumdan haberi olmayabilir. Oyunu kuranlar Kılıçdaroğlu ve ekibi olup İnce yalnızca oyuncu olabilir.). Üstelik de apaçık, Amerikan Başkanı’nın seçim danışmanları, İnce’nin danışmanlığını yapmıştı.
Başka kimler: ABD’nin ülkemizi yıkmak için kurduğu parti ve temsilcileri. Bu insanlara kucak açtınız da, evlatları ateşe atılmış annelerimize “ŞOV sayılmasın” diye göz ucuyla bile gülümsemediniz, acılarını paylaşmadınız.

Kılıçdaroğlu, size önerim şudur ki, bazen karmaşık düşünmek doğru cevaba ulaşmayı zorlaştırır. Bir çocuk masumiyeti ve aklıyla, olduğunuz yeri ve durumu değerlendiriniz. Atatürk’ün en temel prensiplerini düşününüz. İstiklali, devletçiliği … düşününüz. Ve partinize, biraz geri çekilerek bakınız.

CHP gerçekten Atatürk’ü temsil edenler tarafından mı yönetiliyor? CHP gerçekten tam bağımsız Türkiye için mi çalışıyor?

Anında göreceksiniz: Partinin üst yönetimi ve merkezler, kapitalistler/liberaller tarafından işgal edilmiş durumda. Nerede bu köylü, nerede bu işçi? Aldığınız oylardan da anlaşılıyor. Temsil ettiğiniz insanlar size oy verir. Onlar da köylü ve işçi değil.

Şimdi size düşen büyük bir görev var. Bir Atatürk sevdalısı olarak söylüyorum bunları.
CHP’nin içindeki Amerikan Mandacılarını hızla temizleyiniz. İmamoğlu’ndan hızla kurtulunuz. İnce’den hızla kurtulunuz (İnce'nin kendisinin bu durumdan haberi olmayabilir. Oyunu kuranlar Kılıçdaroğlu ve ekibi olup İnce yalnızca oyuncu olabilir. Bu durumda İnce sadece kandırılan durumuna düşer ancak Cumhurbaşkanlığı adayı olmuş bir kişinin böyle bir oyunun parçası olduğunu görmemesi de çok büyük bir kusurdur). Bütün parti merkez kurullarını, yeniden “Tam bağımsızlık yanlısı” kadrolarla yer değiştiriniz.

Yoksa ne mi olur?
Yoksa ülkemiz kaybeder. Yoksa siz kaybedersiniz. Ateş hemen yanımızda ve o ateşi durdurabilecek güç, fikri hür vicdanı hür nesillerin kanlarında dolaşan güçtür. AKP bu ateşi durduramaz. Bu ateşi ancak Atatürk’ün gösterdiği yol söndürebilir. Ancak sizler bu ateşi bırakın söndürücüsü olmayı, körükleyicisi vaziyetindesiniz. Ve ateş nereden girerse ilk orayı yakar.
Amerika’nın bir ülkeye huzur ve mutluluk getirdiği görülmemiştir. Onlar ancak sömürü ve ölüm getirirler. Bakınız yakın zaman Irak’a, Libya’ya. Daha önce Afganistan’a. Hatta dost dedikleri Arabistan’a ve hatta İsrail’e bakın. Hepsi her gün kanlı bir olayın içerisinde.
Hangi mantık dairesinde Amerika ile iş birliği yapıyorsunuz?
Ya da neden bu kadar korkuyorsunuz? Atatürk size ne öğretti? Siz nasıl Atatürk’ün temsilcilerisiniz?
Abdullah Gül’ün Amerikancı olduğunu bilmeyen mi var? Siz nasıl onu desteklersiniz? Siz nasıl HDP ile kol kola girersiniz? Etnik bir parti oluşumunun kabul gördüğü, Atatürkçülüğün neresinde yazıyor?

Kılıçdaroğlu, adınız tarihe nasıl yazılsın istiyorsunuz?

Bir daha düşünün.

Mevcut politikalarınız sizi ancak bir Damat Ferit veya Vahdettin yapar.

Bir daha düşünün Damat Ferit mi olacaksınız?
Yoksa bir cumhuriyet kahramanı mı?

Sizden beklenen Hasan Tahsin olmanızdır.

Beceremiyorsanız da çekilin.
Memleketimde yeterince gerçek Atatürkçü mevcuttur.

Kenan Turhan

7 Ağustos 2019 Çarşamba

DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR: Çernobil'den sızan radyasyon Türkiye'yi vurdu mu?

26 Nisan 1986 da Çernobil'deki kaza sonrası yüzbinlerce insan bu durumdan etkilendi.

O zaman 13 yaşındaydım. Samsun'un Terme ilçesinde yaşıyordum. Babam emekli olunca memleketine geri dönmüş ve orada bir bakkal açmıştı.

Radyasyon nedir ilk defa o zaman öğrendik. Ama bir şeyi kelime anlamıyla öğrenmek ile içselleştirmek başka bir şey.

Radyasyonun gerçekten ne olduğunu 10 yıl sonra teyzem akciğer kanserinden öldüğünde aslında tam olarak öğrendim diyebilirim.

Kazadan hemen sonra serpintinin Doğu Karadeniz Bölgemizi de etkilediği ve o yılın mahsullerinin, özellikle de çayın tüketilmemesi gerektiğine dair hikayeler dilden dile dolaşmaya başladı.

Hatta Almanya ve Fransanın onbinlerce ton fındık ve çayı geri iade ettiği haberlerde boy boy anlatılıyordu.

Turgut Özal yönetimindeki hükümet ısrarla her şeyi yalanlıyor, hatta biraz radyasyon sağlığa iyi gelir gibi dalga geçen açıklamalar bile yapıyorlardı.

Bu arada Ticaret Bakanı Cahit Aral canlı yayına çıkıp çay içmişti (Turgut Özal'ın kendisinden "iç de rahatlasın millet" dediği söylenir).

Bunun üzerine, bugün gibi hatırlıyorum, sevgili babam benden masaya bir gazete kağdı açmamı istedi. 3 adet küçük çaykur çay paketini yırtıp sırayla bu gazete kağıdının üstüne döktük. Sonra da elimizle güzelce harmanladık.

Sonra onları bir naylon poşete doldurduk.

Ablam ODTÜ'de okuyordu. 1986 sonbaharında bu poşeti test edilsin diye eline tutuşurduk. O dönem yine ODTÜ de yüksek lisans yapan uzaktan bir akrabamız bize test yapabileceğini ifade etmişti.

Daha 1-2 gün geçmeden test sonuçlarını telefon ile bildirdi kuzen (Hassas bir konu olduğu için ismini vermiyorum. Çünkü kendisinden izin almadım). Sonrası dramatik bir hikaye. Sonuçlar rektöre ulaştırılır. Sayın Mehmet Gönlübol elinde raporla bakana çıkar. Bakan ağır bir tehditle Sayın Gönlübol'u geri gönderir.

Biz o zaman hikayenin orasında kaldık. Yapılacak bir şey yoktu.

Ama şimdi gazeteleri karıştırdığımda öğrendim ki Sayın Gönlübol 3 hocaya bağımsız testler yaptırmış ve çıkan sonuçları basına sızdırmıştı.

Yine de sonuç değişmedi.

Bugün 4.5 milyon Suriyeliye ülkemizde yıllardır bakan Türkiye o gün belki de nüfusu 1 milyonu bulmayan Karadeniz halkına bakamadı.

Yetmedi radyasyonlu çayları, fındıkları bilerek ve isteyerek insanlarımıza yedirdiler.

Sonraki yıllar çevremizde kanserli hastaların sayısı hızla arttı. Canım teyzem akciğer kanserinden  vefat etti. Sonra da halam.

Çok sevdiğim bir doktor arkadaşım, o günlerde Ankara Ulus Rüzgarlı SSK Hastanesinde uzman doktor olarak çalışıyordu. Bana kanserli hastaların sayısının çok arttığını ifade etmişti. Kendisine bölgeler bazında istatistik var mı
Diye sordum. Vardı. Bütün bölgelerde nüfusla oransal lineer bir artış varken Karadeniz Bölgesinde neredeyse dik seyreden dehşet bir artış vardı.

Çernobil ve kanser istatistikleri arasındaki korelasyon gözle görülebiliyordu.

Ne diyeyim? Bunun adı hukukta nedir ki? Cinayet değil de nedir ki?

Göz göre göre bizleri öldürdüler, öldürüyorlar.

Ve aramızda hala o dönemin hükümetini hürmetle ananlar var.

Kendime soruyorum, ülkenin Başbakanı nasıl böyle bir karar verebilir? Nasıl göz göre göre insanlarını ölüme gönderir. Bilmemesi mümkün değil. Kasıt muhakkak.

Bu durumda geriye yalnızca bir cevap geliyor.

Ancak başka bir ülkeye hizmet eden bir hain kendi halkını telef eder.

Katiller. Bir gün tarih sizi afişe edecek.
Kamunun alanlarından sökülüp atılacaksınız.

Kitaplarda "işte bu katiller gibi olmayın" diye anlatılacak çocuklarımıza.

Kenan Turhan



3 Ağustos 2019 Cumartesi

DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR: Doğal Pırlanta Daha Güzeldir.

Hep aklıma gelen bir soru vardı:

Şu pırlanta elmas tek taş yüzükler var ya, doğalı değil de sunnisini alsak ne olur diye?

Bu ürünleri satan kuyumcu arkadaşlar çok ilginç.

Onlara bir tek taş götürüp "Abi bunu satmak istiyoruz, kaç para eder?" diye sorunca hemen bir büyütecin altına koymaya çalışıyor.

"Dur abim, karatını ölç işte. Niye bakıyorsun?" şeklinde manipülatif soruyu çakınca, beklediğimiz cevap şıp diye çıkıyor dudaklarından:

"Sahtesi ile gerçeği başka türlü ayırt edilemez."

"Tabi bu hüner ister. Siz kaç yılın uzmanısınız " vb. gazı da verince iyice coşar.

"Bazı sahteler, o kadar inceliklidir ki, ancak bizim gibi usta gözler seçer" diye artık sıvama adımına geçen uzmanımıza gol atma zamanı gelmiştir:

"Yani parlaklık ve güzellik açısından aynı olan sunni tek taşları sıradan vatandaş anlayamaz. E o zaman biz niye 100-200 tl lik bir sunni tektaş yerine 15.000 tl veriyoruz".

Yüzüğü çıkarıp "bak markası Werpnskrijurigi mi diyeceğiz?" Ya da yüzükle beraber gerçekliğinin (doğallığının)
ispatı için hep çantamızda taşıdığımız sertifikasını mı göstereceğiz?

Bakın bir pırlanta sitesi nasıl reklam yapmış: komik ya vallahi çok komik.

"Pırlantaların en büyük özelliklerinden biri eşsiz, benzersiz oluşlarıdır. Yani birbirinin aynı olan hiçbir pırlanta yoktur. Gözle bakıldığında aynı gözükse dahi aslında hiçbir pırlanta birbirinin aynısı olmamaktadır. "

Başka bir sitede doğallığı anlamak için röntgen gerekir diyor.

Bir başkasında termal test.

Bak bu sertifikası, bu da röntgeni ablası. Ciğerlerindeki doğal çizikleri gördün mü, ay ne tatlı !!?

Değerli hanımlar,  ben olsam eşlerinizden tek taş isterken bütün bunları gözetir ve sünnisinden alırdım.

Emin olun bir farkı yok. Saklamanıza da gerek yok: Doğal taş sahipleri ukalalık yaparsa siz de onların aklıyla alay edebilirsiniz. Hatta şöyle yapabilirsiniz: Hepiniz yüzükleri çıkartır sokaktan geçenlere hangisi doğal hangisi laboratuvar tahmin ettirebilirsiniz. Çok eğlenceli olacağı kesin, tabi az para veren için.

Şimdiye dek bunu bilmeden alanlar müstesna tabi.

Fakat başka bir konu daha var. Çok çok daha önemli bir konu. Filmi bile yapıldı. Bu elmasların hangi şartlarda üretildiği, nasıl bir kölelik düzeni olduğu vb. Bu arada bu piyasanın hangi devletin kontrolünde olduğunu isterseniz siz araştırın. Kafatasçı değiliz kuşkusuz ama apaçık terör saçan bu devletlerin ürünlerini boykotlamalıyız. Afganistan'da, Filistin'de, Irak'ta, Suriye'de insan katledenlerin ürünlerini almayalım.

Gönlümüz buna razı gelmesin?

Ve en bomba soruyu sona bıraktım: Ya Werpnskrijurigi firması, tek taşı gerçeğiyle birebir aynı simule edebiliyorsa. Biliyorsunuz gelişen teknolojiler DNA üzerinde bile değişiklik yapılmasına olanak sağlıyor. 2 tane karbon taşa doğal görünümlü 2 çatlak yerleştiremeyecek mi?
Elbette ki bununla ilgili delilim yok. Ama teknoloji bunu yapmaya haiz.

Özetle somon aldatmacasın da olduğu gibi tek taşta da sosyolojinin desteğini alarak (bütün gelinlerde var, sanatçılarda var vb.) oldukça başarılı oldular.

Kapitalizmin gücü inanılmaz. Bununla savaşmak için uyanık olmak yetmiyor, yüsek irade sahibi de olmak gerekiyor.

Kenan Turhan


30 Temmuz 2019 Salı

KEHANET: Yeni bir Dünya Savaşı olur mu?


Yeni bir dünya savaşı olmaz. En azından önümüzdeki 20-30 sene olmaz.

Bunun yerine şu olur ama:

Birbirleriyle savaşı göz alamayan egemen güçler (ABD, Rusya, Çin, İngiltere vb.), kendilerine risk oluşturduğunu düşündükleri ülkelerin yok edilmesine razı olurlar. Tabi karşılıklı anlaşarak.

ABD; Irak, Libya ve Suriye'den sonra tehdit olarak gördüğü İran, Türkiye ve Güney Kore'yi vurmak isteyecektir (Güney Kore'yi anlaşmayla bertaraf etmeye çalışıyorlar).

O gün geldiğinde zannetmeyin ki Rusya ve/veya Çin yanınızda olsun. Mutlaka ama mutlaka anlaşacaklardır.

Diğer egemen devletler de Hong Kong, Tayvan, Ukrayna, Kırım  vb. arka  bahçesinde operasyon yapar, ona da ABD ses çıkarmaz.

Birbirlerine yalandan horozlanırlar, tehditler havada uçuşur ama olan zavallı insancıklara olur yine.

Egemen güçler yeni egemen güçler doğmasını istemez.

Bu kadar büyük bir yıkım gücüyle de eninde sonunda anlaşma yoluna gideceklerdir.

Bir tek istisna var. 

ABD'yi kontrol altında tutan Pentagon ekibi var ya işte onları da kontrol altında tutan ünlü aileler asıl riskli grup. Şu an dünyayı da ateşe atan bu aileleri herkes biliyor. Ben isimlerini yazmayacağım burada. Bu ailelerin belirli bir din grubu olduğunu ve bütün insanlık unsurlarını yok edecek bir Mesih beklediğini de biliyoruz. Maalesef olayın içine din girince işler karışıyor. Akıl değil, inanç karar veriyor çünkü ve inanç batılsa ki batıl durum pek kritik. Bu grubun Mesih'in gelebilmesi için dünyada geniş çaplı bir savaşın çıkmasını istediğini bilmeyen kalmadı. Neyse ki gerçekten de bunu artık herkes biliyor bir ABD halkı hariç. Gelecekte ABD'nin kendi içerisinde büyük bir devrim yaşanması en olası kehanettir aslında.

ABD halkı bir gün kendisini yöneten ve sürekli soykırım bahanesiyle eleştirilmekten korunan bu grubu çok yakında öğrenecek. Afişe olacaklar.

O güne kadar, Türkiye'nin çok dikkatli bir siyaset izlemesi beklenir. 

Yani günün kehaneti: ABD İran'ı vuracak. Eninde sonunda vuracak.

NATO dağılacak, eninde sonunda dağılacak. En fazla 10 yılı var. Çünkü Almanya egemen güçlere katılmak istiyor. ABD'deki durumu çoktan tespit ettiler. ABD liderlikten düşerken sağa sola saldıracak kesin. Bu arada NATO'nun dağılması da kesin. Yeni Avrupa askeri gücüne Rusya dahil olursa kimse şaşırmasın. Eski düşman dost olsun.

Türkiye ne olur?

Yeni bir darbe girişimi olur mu olur, suikast girişimleri olur mu olur. Türkiye İran gibi içten müdahale edilemez bir ülke değil. Bir sürü kişi, grup, dernek, sivil toplum örgütü, iş adamı ABD mandası istiyor. Ya doğrudan vatan haini, ya kendisini 3 kuruşa satıyor. Ayrıca basın yayın ABD tekelinde (son dönem biraz kırıldı). Ekonomi ABD tekelinde. Yani ABD yeniden iktidarı ele geçirebileceğini düşündüğü sürece Türkiye ile sıcak çatışmaya girmek istemez.

Yakında görürsünüz; İmamoğlu muhafazakar bir partiden başbakan adayı olur (Yakında gerçek CHP'liler uyanacak), kazanırsa yeniden Amerikancı oluruz. Yeni bir federasyon anayasası hazırlanır. Ama şimdiden söyleyeyim, İmamoğlu hayal kurmasın. 

Çünkü;

Milli istihbarat da boş durmuyor. Bundan 30-40 yıl öncesi gibi değil artık. Ulusal/milli kimlik gerçek tehlikeyi gördü ve önlemlerini alıyor. Ancak bu önlemler Tayyip Bey ile çok zor alınıyor. Milli tank yapılacak yapılamıyor. Tank işi Tayyip Bey’in teyzesinin oğlunu aşıyor, ekonominin damadını aştığı gibi. Milli uçak yapılacak yapılamıyor. Milli araba yapılacak yapılamıyor. Çok ağır gidiyor işler çok ağır.

Doğru insanlar doğru yere gelmezse işimiz zor. Kehanete gerek yok.

Kenan Turhan





25 Temmuz 2019 Perşembe

TARIM: Fındığın hikayesi - Fiskobirlik


Küçükken babamla beraber Fiskobirlik'e çok gittim. Bakın hangi hatıralar kalmış geriye?

Yaklaşık 2 aylık eziyetli çalışmanın sonunda nihayet fındığımızı köyde çuvallayıp, bir traktöre atar ve ilçe merkezine getirirdik.

Genelde öyledir zaten. Çoğu insan kasabalarda oturur, fındık zamanı köylere kaçar. Biz de öyleydik. Dayımla ortak bir bakkalımız vardı ve yaz gelince sırayla fındık bahçesine gidilirdi. Hatta en şaşalı dönemde bakkalı kapatırdık bile.

Gelen fındıklar bakkalın ardiyesine özenle yerleştirilirdi.

Sonra başlardı Fiskobirlik hikayesi.

Öncelikle sıra alınırdı. Sıra Allah Kerim. Belki yarın, belki 2 ay sonra. Bazen bir tanıdık bulunup araya girmeye çalışılınırdı ama bulunamazdı.

Bu arada her sene rutin yapılan konuşmalar yapılırdı:

"Bakalım randıman kaç çıkacak"
"Bizim köyün fındığı 52 gelir, Bizde çok koruk var, bizimki çürüdü ..."

Randıman: Çiftçimizin belalısı kelime. Rastgele çuvallardan bir boru aracılığıyla rastgele seçilen 1 kg fındık kırılır, içerisindeki sağlam içler tartılır. Çürükler tane olarak sayılır. Diyelim sağlam iç 510 gram geldi ama 2 tane de çürük var, önce 51 randıman yazılıp 2 çıkartılır. Randıman 49 denir.

"Abi böyle şans olmaz. Vallahi çürük yok bu kadar. Bir daha yap" dersin. Yapmazlar. 49 randımanın fiyatı düşüktür. Biraz zorlarsan seni çıkartırlar sıradan. Fındığı satacak başka bir yer yoktur. O zamanlarda da çok az tüccar vardı ama Fiskobirlik 3 lira veriyorsa, tüccar 2 lira veriyordu. Öyle büyük bir fark vardı. Tüccarlar güvenilir değildi. Nakit veren yoktu. 1 hafta sonra paranı alırsın deyip kaçan çoktu. Bu durumda mecburen keser sesini, Fiskobirlik’in tozlu meydanlarında kös kös  otururdun.

   

Başka bir rutin de para üzerinedir:

"Bu sene erken ödeyeceklermiş. 6 ayda verirler mi ki?"

Bir klasiktir. Fiskobirlik’e Eylül'de verdiğiniz fındığın parasını ancak diğer yılın Mart'ından itibaren alabilirdiniz.

Daha da başka bir klasik:

"Bu sene 3 ton fındık götüreceğim, bakalım ne kadarı çalınacak?"

Hırsızlık en büyük dertlerden biriydi. Eskiden büyük telis çuvallara koyardık fındıkları. 80 kg gelirdi bir çuval kabuklu fındık. Ama nasıl oluyorsa Fiskobirlik tartılarında çuvallar 76-77 kg gelirdi. Her çuvaldan 2-3 kg çalarlardı.

Ses çıkarırsan yandın. Şikayet ettin yandın.

Çünkü seni bir bahaneyle fisko'dan atarlarsa ve bir daha asla satış yapamazdın.

Bu durumda mecburen keser sesini, Fiskobirlik’in tozlu meydanlarında kös kös  otururdun.

Göz göre göre fındığından %3-5 arası çalarlar. Fındığının temel bakım ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyük bir miktardır çalınan para. İlacını, gübreni karşılayacak bir miktardır çalınan para. Sen her sabah 5-6'da kalkar, akşam 9'lara kadar çalışır, yırtınırsın. Bir şerefsiz senden güle oynaya alın terini çalar. Çaresizsindir.

Duyar gibiyim, "seçim var, seçimle baştakini indir". Öyle olmuyor o işler. Öncelikle seçime girenler hep aynı karakterlerdir. Zaten mevzuattaki açıkları iyi bilirler. İyi kadrolaşmışlardır. Bu baronlar seçim kaybetmez. Baktı ki kaybedecekler, seçimi öteletirler. Tabi zavallı köylü 2 kere nasıl gelsin seçime. Gelemez. Ötelenmiş seçimde yine onlar kazanır. Onlar dediğim, diğer taraf da aslında başka bir barondur. Ortadaki pastadan faydalanmak isteyen başka bir grup.

Hasbelkader ola ki dürüst bir adam başa geldi. Durdurmazlar. 

Düzen öyle bir düzendir ki ya o da komisyon almaya alışır ya da çaresizce gider.

Bugün (19 Temmuz 2019) Aydınlıkta bir haber gördüm. Fındık çiftçisi kan ağlıyor, çözüm Fiskobirlik’te diye.

O zaman bir bir aklıma geldi bu hatıralar. 

Uzaktan terane kolay. İşin içine girmek zor.

Aydınlıkta bunu yazan arkadaşım anlamıyor konuyu.

Konu Fiskobirlik veya TMO konusu değil. Konu temel değerler konusu.
Siz hangi kurumu kurarsanız kurun, hangi değişikliği yaparsanız yapın, hangi adamı getirirseniz getirin sonuç değişmiyor.

Çünkü toplumun temel ahlak değerleri yerlerde sürünüyor.

Çünkü bugün fındığı çalınan, yarın aynı makama kendisi erişince o da çalıyor.

Çünkü fındığım çalındı diye şikayet eden az: Şikayet edeni de tehdit ediyorlar. Adalet geç ya da yok. Çünkü sizi korumakla yükümlü kolluk güçleri de komisyonlarını alıyor. Almayanları tenzih ediyoruz. Ellerinden öpüyorum. Yanlış anlaşılmasın bence dürüst insan sayısı, bu rüşvetçi ve komisyonculardan kat kat daha fazla ama bir türlü onlardan otoriteyi alamıyorlar, alamıyoruz.

Fiskobirlik de farklı değildi. Çocukluğum boyunca hiç bir şey değişmedi. Hiç kimse değiştiremedi.

Böyle olunca sürekli devlete muhtaç bir tarım birliği, içi boşaltılmış bir tarım birliği ortaya çıktı. Başkanları zengin bir hayat süren ama çiftçisine 6 ay sonra para veren bir birlik oldu Fiskobirlik.


Sonra da mevcut hükümet geldi ve artık size destek yok dedi.

TMO dedi.

Bir şey değişti mi? Değişmedi? Baronlar yer değiştirdi.

Tek güzel şey: Tüccarlar çocukluğumdaki kadar gaddar değil.

TMO 17 lira veriyorsa onlar da 14-16 lira veriyor. Hem de nakit veriyor.

TMO belki 2 ay belki 6 ayda veriyor parayı.

Çözüm ne?

Gerçek çözüm toplumsal değerlerimizi yeniden oluşturmakta. Çiftçisiyle, memuruyla, kolluk güçleriyle hepimizin birbirimizin haklarına riayet etmesinde.

Hepimizin en küçük haksızlıkta hakkımızı aramamızda.

Hepimizin komisyondan, rüşvetten, hemşericilikten uzak durmasında.

Hepimizin özgür, aydınlık dimağlar yetiştirmemizde (Fikri hür, vicdanı hür).

Ondan sonra kurumun adının önemi kalmaz; Fisko da olur, TMO da.

Yine de tekrarlıyorum. Benim insanım masumdur, temizdir, yardımseverdir, akıllıdır. Hem de çoğunlukla. Ama maalesef az bir grup bu güzel duyguları hunharca sömürüyor.

Bize lazım olan sadece bir ışık. Güzel bir lider. Ama sistem iyi bir liderin çıkmasına da izin vermiyor.

O yüzden ışığı kendimiz yaratmamız lazım. Bunun için de bu komisyoncu, rüşvetçi şerefsizlere prim vermemeliyiz.

Başka da bir çözüm yok.

Kenan Turhan