4 Mart 2024 Pazartesi

Nefret ediyorum

Göz göre göre gelen çaresizlikten nefret ediyorum. Ülkemin gün ve gün nasıl da tuzakların içerisine girdiğini görmekten nefret ediyorum.

Tamam anlıyorum, ABD II. Dünya Savaşından sonra sömürü bayrağını İngiltere'den alıp dünyanın her köşesine dikti. Bütün dünya atom bombasından çok ama çok korktu. ABD çoğu zaman, çoğu ülkeyi sivil örgütlenmeyle ele geçirdi. Atatürk'ün Türkiye'si de diğer devletlerden farklı değildi. 

Sivil işgal senaryosu her ülkede aynıydı: Ülkelere demokrasi ve liberalizm götürülür. Serbest ticaret için zorlanır. Bir sürü sivil toplum örgütü kurulur. Güya güzel amaçlarla kurulan bu sivil toplum örgütleri, CIA'den daha etkili ajan kuruluşlar haline getirilir. Örneğin özgürlük diye milletin kanına girer, Kürt faşizmini yaratırlar. Örneğin, LGBT reklamı yapıp çocuklarımızı yanlış yönlendirirler.  Örneğin, basın yayın ödülleri verirler öyle ki nerede o ülkenin aleyhine bir şey söyleyen gazeteciler var, hep onlar alır bu ödülleri. 

ABD o kadar para harcar ki bu kurumlara, çoğu gazeteci birkaç yılda kölesi olur bu sivil toplum örgütlerinin ve bir daha da ayrılamaz.

Bu arada genellikle azınlıklardan belirlediği orta küçük esnafı destekler ve bir anda holding seviyesine ulaştırır. Bu holding sahipleri, aslında kendi ulusal devletlerinin değil, artık uluslararası sermayenin yani kapitalizmin holdingi olmuşlardır. Bu holding sahipleri de artık ABD'nin kulu kölesidir.

Sonra en son ve en acımasız adım gelir. Bütün bunlara kanmayan gazeteci, bilim insanı veya üreticileri suikastlarla katlettirirler. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Sabancı cinayetlerini nasıl unuturuz?

Ele geçirilen basın yayın kuruluşlarıyla ve kendilerine çalışan sermayeyle son darbeyi indirirler. Kendilerinin kulu kölesi olan bu insanlardan belirlediklerini ülkenin Başbakanı olarak seçtirmek: Bu insanlar zaten ABD'den o kadar etkilenmişlerdir ki aynen Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi "onlarla mücadele edilemez, mandalarını kabul edelim" mantığına sığınmış hainlik sınırında insanlarla çalışırlar. Atatürk'ten sonra maalesef gerçek milliyetçi pek az başbakan geldi bu ülkeye.

Bunları anlayabiliyorum; kabullenemiyorum ama anlayabiliyorum. Biri kendisini paraya satıyor, öbürü koltuk ve mevkie, başka biri şana şöhrete. Kimisinin de korkudan ödü patlıyor. 

Gözlerine perde koyulan, okuması engellenen, tek hedefi çocuklarına ekmek götürmeye çalışmak olan güzel vatandaşlarımızın bu olayları takip edememesi ve manipülasyonlara kanmasını da anlıyorum. Çünkü gerçekten ABD sosyologları işlerini olağanüstü iyi yapıyorlar. Sonuçta 350-400 yıldır sömürü konusunda inanılmaz uzmanlaştılar.

Ama anlayamadığım şey şu: Bütün bunları anlaması gereken, üniversite bitirmiş, okumuş sözde aydın olması gereken insanımızın da ABD'nin oyunlarına yenik düşmesi: İşte en çok bundan nefret ediyorum.

Aldatılıp, kandırılabiliriz, bu hepimiz için geçerli. Tamam ülke tamamen sosyal ve ekonomik anlamda ele geçirilmiş, doğru haber alma hürriyetimiz elimizden alınmış .. olabilir. İyi de bazı şeyler o kadar görünür ve apaçık ki nasıl olur da bu kadar akıllı, kültürlü insan yine de ABD'nin tuzağına düşüyor.

Örneğin; önce kaset skandalıyla CHP başkanı değiştirildi. Kılıçdaroğlu başa geçirildi: Kılıçdaroğlu para pul ile kandırılabilecek bir insan değildi, makam mevki vaat ettiler. O da kandı. Sonra hızlı bir biçimde CHP'yi Atatürk çizgisinden tuhaf, ne olduğu belirsiz bir çizgiye götürdü. Partideki Atatürkçülerin tamamını kovdu veya etkisiz hale getirdi. Krallığını ilan etti. Atatürk'ün hem fiziksel olarak ama daha çok düşünsel olarak en büyük düşmanlarını (Şeyh Sait ve Ali Rıza) kahraman ilan etti.

Peki o arada bizim aydınlarımız ne yaptı? Çıt yok. 3-5 cılız ses dışında ses yok. Halbuki 100.000 mühendisimizin birden ayağa kalkıp, "defol CHP nin başından" demeliydi. 100.000 doktorumuzun demesi lazımdı ki "biz 1 saat iş bırakıyoruz, defol git CHP nin başından". Böylece halkımız da uyanırdı. Böylece halkımızın gözüne indirilen perde kaldırılırdı. Bu adam neredeyse Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olacaktı. Erdoğan daha iyi değil elbette. Konu Erdoğan, Kılıçdaroğlu konusu değildir. Konu ABD'nin en tipik numarasıdır. Birbirine muhalif gibi göstererek, hep kendi adayını seçtirmesidir. Şu an CHP de başkanlık için İmamoğlu, Özel, Kılıçdaroğlu yarışıyor. Aralarında hiç fark yok. Hatta İmamoğlu mandacılığın en tepesindeki adam. ABD'nin Türkiye konsolosu gibi davranıyor ama bakıyorum benim aydın olmasını beklediğim mühendisim ve doktorum İmamoğlu'nu destekliyor.

Ve işte ben bundan nefret ediyorum. 

Hep beraber küçük partilere, gerçek vatanseverlere oy verelim deyince bir de benimle dalga geçiyorlar, oyun ziyan olacak diyorlar. Erdoğan'a veya Kılıçdaroğluna oy verilince oy ziyan olmuyor değil mi? Asıl o zaman oyumuz ziyan oluyor. Çünkü bize sürekli kötü 2 aday sunuyorlar. Birini iyi zannedip oy veriyoruz sonra onun da aynı olduğunu anlıyoruz. Sonra sermaye bize yeni bir aday pohpohluyor hepimiz ona oy veriyoruz, örneğin Akşener. Bir anda göktaşı gibi düştü politik hayatımıza. Geçmişi karanlıklarla dolu. Çillerin bakanı. Hatırlayın en çok faili meçhul suikast hangi dönemde oldu.

Akşener, İmamoğlu, Erdoğan, Kılıçdaroğlu .. hepsi aynı. Bakmayın kavga ettiklerine hepsi aynı hedefe odaklı. Hangisinin başbakan olduğunun önemi yok. Hepsi ABD mandacısı.

Ve ben bu kadar açık bir gerçeği göremeyen sözde aydınımdan nefret ediyorum ve diyorum ki:

"Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce CHP'nin kurtarılması gerekir"

Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce Tabipler Birliğinin kurtarılması gerekir.

Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce halka örnek olacak Doktorlarımızın, Mühendislerimizin, Öğretmenlerimizin ... gözlerindeki perdeden kurtarılması gerekir.

Ama nasıl olacak bilmiyorum. Hala İmamoğlu gelse kurtuluruz modunda çoğu. Erdoğan nefreti gözlerini kör etmiş durumda. Erdoğan gitsin de daha kötüsü olmaz zannediyorlar. Halbuki olur. Hep aynı numaralar. İmamoğlu defalarca Ana dilde Kürtçe eğitim safsatasını diline dolamadı mı? Kürtçe eğitim demek Türkiye'nin bölünmesi demektir. Bu en basit gerçeği bile göremeyen insanlardan nasıl aydın diye bahsedilir. Evet başta söylenince çok insanca geliyor, düşündüğüm dilde eğitim ama bunun özgürlükle vs ilgisi yok. Bu apaçık yeni bir Kürt devleti kurma girişimidir. Nihayet bölünmüş ve zayıflamış bir Türkiye'den sonra bütün petrol, doğalgaz, madenlere ABD tarafından el koyulmasıyla devam edecek. Zannetmeyin ki kurulan Kürt devletinde barış olacak. Olamaz ki, ABD’nin petrole el koyması için orayı işgal etmesi gerekir. Üç gün sonra Kürtleri de Zazalar, Kurmanclar veya bulacakları başka bir yolla ki emin olur bulurlar (şeriatçılar-solcular veya Diyarbakırlılar-Hakkarililer veya alt kabileler) diye ayırıp savaştıracaklar.  Sonra da petrolü kapacaklar. Şu ana bir bakın, kara mizah gibi: biz ABD'den F16 dileniyoruz aynı anda ABD YPG/PKK ya ağır silah veriyor. Onlar bize bir bomba atıyor biz onlara 1000 misli atıyoruz. ABD petrolü çalıyor. Bu durumu canlı yaşıyoruz işte, tam da içindeyiz. Irak da öyle, Libya da öyle. Herkes savaşıyor ABD petrol ve madenleri yağmalıyor.

Ve bizim sözde aydınlarımız diyor ki İmamoğlu. Bazıları da diyor ki Akşener.

Kahroluyorum. Göz göre göre gelene hiç bir şey yapamamaya kahroluyorum.

Çok sevdiğim insanların bile bu gerçeklere gözlerini kapatmalarından nefret ediyorum. Erdoğan nefretiyle yönlendirilebilir olmalarından nefret ediyorum.

Yazıyorum, söylüyorum ama hiç bir şey değişmiyor.

Not: Bu yazıyı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yazıp yayınlamamıştım. 31 Mart 2024 Belediye seçimleri öncesi yayınlıyorum. Bütün aydınlarımıza armağan olsun.

14 Mayıs 2023 Pazar

POLİTİKA: Birine duyulan nefretin, kör ettiği seçmenler

Biliyorsunuz, tanıyorsunuz biri var: O biri TC'nin Cumhurbaşkanı: Tayyip Erdoğan.
Aslında aramızdan biri. Bizim gibi. Hatta aslında buna şaşıracaksınız ama halkın çoğunluğu (ona oy vermeyenle, onu ağır eleştirenler de dahil) aynı onun gibi. O da bizim gibi. O da zaman zaman gülüyor, o da zaman zaman üzülüyor. Çok sık sinirleniyor. Vallahi aynı bizim gibi.  Hatta çevresinde sarayda olanlar diyor ki göründüğünden daha da sinirli. Trafikte araba sürerken biz nasılız? Politika konuşurken nasılız? Biri fikrimizi beğenmediğinde nasılız?
Başka ne var: O da bizim gibi işte, her şeyi pratik halletmeyi seviyor. Bazen kuralları azıcık esnetiyoruz ya. Oğlumuzun kızımızın tayin işi varsa bir tanıdık aracılığıyla yaptırıveriyoruz. O da aynı ya. Kendisine yakın olanları zengin etti işte. Piyasadaki cipler türbanlı ablalarla doldu taştı.
Başka, can düşmanımız kanser olsa, gider ziyaret ederiz. Biz böyleyiz, Anadoluluyuz biz. O da öyle. Birisi hastaysa, sevdiği birisiyse, günde 3 defa arıyor. Çoğumuz bilmiyoruz. Bunu politik nedenle yapmıyor, bizim gibi olduğu için yapıyor.
Başka, başka. Futbolu seviyor, biz de seviyoruz. Fener'i tutuyor. Kendince oynuyor bile. Biz de öyleyiz. Biz de Gençlerbirliği'ni Samsun'u tutuyoruz. Çoğumuz da Fener'li.
Başka, daha başka: Hata yapıyoruz. Hem de nasıl her gün. Bazen eşimizin kalbini kırıyoruz, bazen çocuğumuzun. Trafik konusunu açmıyorum bile her gün kaç tane ana avrat küfür. 

Bazen aramızdan bazıları işlerinde yükseliyor, Şef, Müdür, Daire Başkanı oluyoruz. Karakterimiz nasıl da değişiyor değil mi? Böyle bir havamız oluyor ve yürüyüşümüz değişiyor, çenemiz daha da bir dik yürüyoruz. Her dediğimiz ve yaptığımız doğru zannetmeye başlıyoruz değil mi? yükseldik ya. Hata yapıyoruz dedik ya bunlar da hata işte. O da yapıyor. Tayyip Erdoğan'ın, simit sattığı çocuktan eser yok şimdi. O da, zamanında bizim gibiydi, şimdi de bizim gibi. Zamanında simit satan bizim gibiydi, şimdi daire başkanı olan bizim gibi. Daha da büyüğü.

Doğru da yapıyoruz, o da yapıyor. Vallahi biz ne kadar hata yapıyorsak o da aynı oranda yapıyor; biz ne kadar doğru yapıyorsak o da o kadar yapıyor.
Çünkü tersi eşyanın tabiatına aykırı. Diğer durumda zaten halkın yarısının oyunu alamazdı.

Bütün bunları Erdoğan'a övgü veya eleştiri olsun diye yazmadım. Onun da, bizim de hayatın doğal parçası olduğumuz gerçeğini anlatabilmek için yazdım.
Eğer bu doğallığı kaybedersek bakın neler oluyor? Tayyip Erdoğan'ı böyle görmezsek bakın nasıl görüyoruz ve ona karşı nasıl davranıyoruz:

İlginçtir seçmenler arasında 2 grup var. Tam tamına birbirine zıt 2 grup.
Bir grup onu haşa Tanrı gibi görüyor. Erdoğan'a aşıklar; ne yapsa (eğri veya doğru), ona bayılıyor ve onu savunuyorlar.
Diğer grupsa tam tersi. Tam anlamıyla ondan nefret ediyor, ne yapsa (eğri veya doğru), onu ağır bir dille eleştiriyorlar.
Maalesef 3. bir grup daha var diyemiyorum. Olması gereken: yani insanları, oldukları gibi kabul edip, insan olarak kabul edip, hatalarıyla eleştiren, doğrularına da doğru diyecek, önyargıdan uzak kalabilecek bir grup. Böyle olmak demek Erdoğan'ı sevmek ya da sevmemek anlamına gelmez. Hala bu 3. grupta yer alıp Erdoğan'ı bireysel olarak sevmeyebilirsiniz.

Olsaydı, ben işte o 3. grupta olacaktım ama böyle bir grup yok ve bu durum beni milletim adına çok tedirgin ediyor. Çünkü bu yüce millet zekasıyla karar vermek yerine, duygularıyla karar veriyor ve korkarım ki bu duygular zaten en başından belirlenmiş ve asla değişmeyen duygular. O yüzden bütün gelişim kapıları yüzümüze kapanıyor. O yüzden özgürlükten bahsedemiyoruz. Aynı özgürlük yoksunluğu her iki grupta da var. Doğruya doğru deyince de size hakaret ediyorlar (2. grup), yanlışa yanlış deyince de (1.grup) hakaret ediyor. Her iki grupta da ağır mahalle baskısı var.

Ulusumuz için doğru olmayan bir kanun çıkarıldığında, Erdoğan'ı sevenler ona itiraz etmiyor. Bırakın itirazı, itiraz edenleri de hırpalıyorlar (yapabiliyorlarsa, örneğin kendi milletvekillerini). Ya da tam tersi, ulusumuz adına iyi bir hareket yapıldığında ona karşı olan herkes, güzel olanı eleştirmek için elinden gelen her çabayı sarf ediyor.

Halkımızın sağduyudan uzak bu kültüre alıştırıldı. Özal ile alıştırıldık. Demirel ile alıştırıldık. Ele geçirilmiş basın yayınla alıştırıldık. Takım tutar gibi parti tutarak alıştırıldık.

 

Sonuç ne Tayyip'i sevmemek üzerine bir politika geliştirildi. Öyle ki hiç bir şekilde bir araya gelmemesi gerek 6 lı masa "Tayyip Nefreti" çerçevesinde bir araya geldi. Masaya bakın: bir tarafta CHP bir tarafta Ali Babacan. Şaka gibi. Neredeyse 15 yıl AKP'ye hizmet etmiş ve hala bu 15 yıllık AKP'nin iyi olduğunu savunan FETO ile kırıştırmışlığı apaçık ortada olan Ali Babacan 6'lı masanın parçası. Davutoğlu da onun üvey kardeşi. Ya Akşener'e ne demeli: Milliyetçi. Aynı zamanda Susurluk skandalları döneminin İçişleri Bakanı, Çiller ailesinin karanlık ilişkilerinin doğrudan parçası. CHP tabanının temsil ettiği her şeyin tam zıttı. Aynen Ali Babacan ve Davutoğlu gibi. Sonra Saadet var tabi. Kaşım, gözüm var ortak. Onun dışında hiç bir ortaklık yok. Ve böyle gidiyor işte. Peki, bunları bir arada tutan şey ne: "Tayyip Erdoğan'a sergilenen nefret".  Yani yine Erdoğan.

Tabi insan düşünmeden edemiyor: Bu kadar birbirinden farklı politik, sosyal, ekonomik, kültürel vb. varlığı olan bu grup nasıl dağılmıyor? Bu kadar kuvvetli olan yapıştırıcı ne, sadece nefret bunları bir arada tutabilir mi?

Uyan Türk Ulusu: 6'lı masanın ardında ABD var işte.

Bir sonraki yazıda CHP tabanına (Atatürkçü, vatansever, aydınlık ...) kurulan tuzak var. Kehanet mi desem bilemedim. Artık bir gerçekliğe dönüştü.

Not: Bu yazıyı 10.06.2022 tarihinde yazmıştım ama yayınlamamıştım. Çünkü umudum yoktu ve hala yok. Ama bu seçim günü tarihe bir not düşmek için yayınlıyorum. 

1948 den beri maalesef bu halkın önüne kötüyle daha kötü koyuluyor. Maalesef Yüce Türk Halkı bu gerçeği göremiyor ve korkarım ki bu seçimler bize felaket getirecek. 6 lı masanın da Erdoğan'ın da bize getireceği tek şey felaket. 6 lı masa ülkenin bütünlüğünü tehdit eden Nato'cu yaklaşımla açıkça BOP önergelerini destekliyor. Komşularımızla (Rusya) daha seçilmeden kavga etmeye başladık. Bu bizi bölünmeye, iç savaşa götürecek. Artık vatanını seven, dürüst insanları seçme zamanı gelmedi mi?

Peki hangisi daha kötü, 6 'lı masa mı, AKP mi?

6 lı masa = Büyük Felaket

AKP = Küçük Felaket


Yazan: Kenan Turhan

14 Mayıs 2023



29 Aralık 2019 Pazar

BEN BAŞBAKAN OLSAYDIM: En güzel sahiller hepimizin olurdu

Günaydın hür Türkiye'nin hür insanları 😊

Ben Başbakan olsaydım:

Bütün kıyılar ve sahiller halka açık ve bedava olurdu.

Otellerin işgal ettiği sahiller herkese açık olurdu. Elbette ki turizm önemli gelir kaynaklarımızdan biri ve otellerimizi mağdur edecek bir düzenleme yapılmamalı ancak hiç bir deniz, hiç bir kum tanesi; hiç bir Türkiye Vatandaş’ına yasaklanamaz. Girişler engellenemez.

Ben Başbakan olsaydım, kimi devlet ve askeri kurumların da sahilleri parsellemesine izin vermezdim.

Ben Başbakan olsaydım kimi vatandaşlarımızın denizin içine kadar girip işgal ettikleri alanları (genelde hukuksuz yazlık yapılmış, hukuksuz af çıkarılmış) kamulaştırır ve güzelleştirirdim.

Ben Başbakan olsaydım, sahil boyu yapılan yolların alternatiflerini yapardım. O yolların hepsini sahillerden söker atardım. Deniz ve orman birbirine kavuşurdu.

Ben Başbakan olsaydım 😊

Kenan Turhan

30 Aralık 2019


8 Aralık 2019 Pazar

KEHANET: İmamoğlu'nun ve Kılıçdaroğlu'nun geleceği


İmamoğlu belki farkında değil ama CIA, İmamoğlu'na kendisine çizilen yolun sadece yakın gelecek kısmını anlattı. Aynen Saddam'a yaptıkları gibi, uzun gelecekte CIA kullandığı hiç bir adamı "mutlu son" a eriştirmez (Bu arkadaşlar o kadar hırsla doludur ki kendisinin CIA tarafından yönlendirildiklerini anlayamazlar).

İmamoğlu için çizilen yol şu:
* CHP başkanı olmak
* TC Cumhurbaşkanı olmak
* Son bir kaç aydır gezindiği Avrupa ekonomi örgütleri, sivil toplum örgütlerinden (CIA in ayarladığı) 100 Milyar dolar "borç" almak ve halka aynen AKP nin yaptığı gibi "sahte" bir ferah dönemi yaşatmak
* Son 2-3 yılda AKP iktidarının "mecburiyetten" yapılandırdığı bütün yerli/milli savunma sanayii projeleri sonlandırmak veya sulandırmak (Örneğin yeni nesil Türk uçağı projesini iptal etmeyecek de eskiden olduğu gibi bir montaj projesine çevirecek, bütün alt sistemleri ABD’den ve ortaklarından alacak ve onlara muhtaç kalınmaya devam edilecek)
* Milli sivil ARGE projelerini sonlandırmak
* Suriye'den çekilmek
* Kürt açılımını yeniden başlatmak ve Büyük Ortadoğu Projesinin yeni eşbaşkanı olmak (Belki şimdiden olmuştur bile)
* Kandırıldığını anlamak
* Kandırılınca Rusya ve Çin'e yaklaşmak ve CIA'ya "Artık bu arkadaşla işimiz bitti" kararını aldırmak
* Yerini başka bir CIA projesine bırakmak (Çünkü bir sonraki arkadaştan daha radikal şeyler beklenecek, örneğin TC'yi sonlandırıp Atatürk’ü silmek; örneğin yerine yarı şeri bir Federatif Devlet kurmak vb.)


Kılıçdaroğlu'na çizilen yol (Şu andan itibaren):
* İmamoğlu için çizilen yola destek olmak ve sessizce kaybolmak.


Peki, kehanet nerede?

Bunları başarabilirler mi bilmiyorum. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi sırasında pek az kişi Türkiye için çizilen bu karanlık yolu görebilmişti. Şimdi artık gerçek aydınların, gerçek ulusalcıların, gerçek milliyetçilerin, gerçek ülkücülerin, gerçek solcuların büyük bir kısmı bu gerçeği görüyor ve vatanın korunması için bir birleşme ve örgütlenme olduğu apaçık. 15 Temmuz darbesinin nasıl engellenebildiği konusunu düşününüz.

Yani İmamoğlu'nu zor günler bekliyor. Ama kesin kehanet şu:

İmamoğlu CHP de barınamaz (Belki Cumhurbaşkanı olur, belki 10 yıl başımızda kalır onu bilemem). Çünkü o gerçek bir Atatürkçü değil, gerçek bir vatansever değil. CHP şimdilik CIA tarafından yönlendiriliyor olabilir ama elbet çok yakında taban bu gerçeği görecek ve CHP kültürüne uymayan herkesi temizleyecektir.

Yani İmamoğlu eninde sonunda özüne dönecek ve yarı muhafazakâr bir partiye geçiş yapacaktır.

Tabi o zamana kadar CIA onu bir paçavra gibi fırlatıp atmazsa.


Kenan Turhan

28 Kasım 2019 Perşembe

KÜLTÜR: Beyaz giymek ne zamandan beri kroluk sayıldı


Beyaz giymek ne zamandan beri kroluk sayıldı? 
Her şey sömürü ve emperyalizm ile ilgili aslında. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Nedeni aşağıda, hak verirsiniz ya da vermezsiniz ama okumanızı isterim.

Bizim kültürümüzde de pek çok kültürde olduğu gibi, çeşitli durum ve olaylar için renklerin anlamları vardır.
Örneğin yeşil; üretkenliğin, bereketin simgesidir. Kırmızı; heyecanın, bekâretin simgesidir. Beyaz saflığın, temizliğin simgesidir.

Geleneksel Türk gelinlikleri rengârenktir. Ama artık beyaz gelinlik giyiyor kızlarımız. Beyaz'ın saflığını tercih ediyorlar.
Arada bir iki aykırı gelinlik giyen olsa da, hiç kimse bunu kroca bulmuyor?

Ben çocukken bütün iç çamaşırları beyazdı. Gömlekler beyazdı. Gömlek yakaları ve atletlerin sararması bir eş ve anne için utanç kaynağıydı.
Çünkü beyaz sadece saflık ve temizliğin değil, var oluşun da simgesiydi. Bunu ancak içinde yaşayan anlar. Şimdiki borçla sürülen müsrif yaşamlar anlayamazlar.

Anadolu'da misafir gelince, ev ahalisinin bile yiyemediği en güzel yemekler misafire çıkartılırdı. Hiç yatılmayan en beyaz çarşaf ve nevresimler verilirdi. Ne saçma değil mi? Ama öyleydi. Öyleydi çünkü fakirlik dört bir yanı sarmış ve bu onurlu insanlar fakir olduklarını bilmelerine rağmen fakirliklerine böyle direniyorlardı. Görmezden geliyorlardı. Fakirlikle böyle mücadele ediyorlardı.

Her şeye rağmen gömlekler bembeyazdı; atletler, donlar bembeyazdı. İç çamaşırları her hafta, biraz da ozon katılarak kaynatılırdı. Ne gerek var değil mi bunca eziyete, al işte gri çamaşırları giyin. Renk,  leke hiçbir şey göstermez.

Anlayın be dostlar, bu bir başkaldırıydı hayatın adaletsiz taraflarına. Bu “biz de varız” demekti. Üstelik saf, tertemiz, onurlu ve gururlu bir şekilde.

Şimdi bakıyorum bazılar beyaz giyenlere kro diyor.

Neden biliyor musunuz? İki nedenle:

1. Bu insanlar, kendi bilinçleri olmayan, başkalarının dediklerini tekrarlayan insanlar da ondan. Yani en ilkel dürtümüz olan sürü mantığıyla hareket ediyorlar. Yani CAHİL’ler. Bu insanlar “Neden” diye soramayan insanlar. Bir ünlü sözde sanatçı beyaza burun kıvırınca onlar da kıvırıyor. Anlamını bilmeden, öylece, tabi olarak.

2. Bu grubun nedeni ise daha kötü; Kendilerini herkesten üstün gören bu nedenle toplumdan ayrışmak için marjinal yönlere kayanlar. Biz bunlara halk arasında “SONRADAN GÖRME” diyoruz. Yani zengin olup insan olamayanlar, züppeler.

Bu iki grup sömürü için çok uygun iki gruptur maalesef. Emperyalistlerin bir ulusta en sevdiği insanlar bunlardır. Çünkü bir yeri sömürmek için sadece askeri yöntemler yetmiyor artık. Orada kalıcı olabilmek için kültürel dezenformasyona ihtiyaç var.
İşte bu noktada kültürlere bilinçli olarak saldıracak CIA toplum bilimcileri devreye giriyor.
Başlıyorlar subliminal mesajları çakmaya. Kendi ülkelerinde yasak olan şeyleri iyi imiş, güzelmiş gibi bile gösteriyorlar çizgi filmlerinde.
Güzel olan şeyler aşağılanıp, insanlara nefret, şiddet yüklü sahneler izlettiriyorlar. Bunu yaparken de yine o toplumun içindeki güzel ve yakışıklı (ama yukarıdaki gruplardan) olan, idol sayılabilecek insanları kullanıyorlar.

Bir bakıyoruz beyaz çorap kroluk sayılmış. Bir bakıyoruz beyaz iç çamaşırı kroluk sayılmış. Ama beyaz gelinlik, o başka. Başka falan değil, beyaz gelinlik zaten onların kültürü, onu kroca bulurlar mı hiç?

Çocukken 1980 li yıllarda başladı bu beyaza karşı düşmanlık. Hem de ilk ne zaman biliyor musunuz,  Türkeş'çilerin beyazı simgeleştirdiği dönemde. Tam da 12 Eylül sonrası, PKK'nın kurulup palazlandırıldığı, milliyetçilik duygularının pasifize edilip muhafazakâr duyguların yüreklendirildiği (FETO'cuların ülkede kamu kurumlarına yerleşmeye başladığı) dönemde.

Ben Türkeş'i ve sahip olduğu milliyetçilik görüşünü hiç bir zaman tasvip etmedim. Hatta ötesinde oldukça kötü duygular besliyorum. Ancak bu şimdi yazacaklarımın gerçekliğini değiştirmez. ABD'nin, 12 Eylül sonrası Türkiye'de gerek solcuların gerekse milliyetçilerin ezilmesi yönünde emri vardı ve Kenan Evren bu emri gayet iyi uyguladı. Ama tek başına fiziksel şiddet yetmezdi. Kültürel dezenformasyon da yanına hemen eklendi. Şeyh'ler, şıyh lar yaratıldı, benim Anadolumun güzel islam geleneği yıkılıp yerine Emevi'nin sahte-şiddet dolu İslam'ı getirtilmeye çalışıldı. Bu arada milliyetçilerin simgelerinden biri olan aynı zamanda halkımızın simgelerinden biri olan "beyaz" renge saldırı da tam bu arada başlatıldı.

O zamanlarda Türkeşçi'ler çok agresif ve saldırgandı. Beyaz çorabı da simgeleştirmişlerdi (hep beyaz çorap giyerlerdi). CIA toplumbilimcileri de beyazı kroların giydiği renk olarak lan etti. Toplum da bu mantıklı ilişkiyi (Türkeş'çiler kro gibi davranıyordu) tutarlı buldu ve bu kanı toplumda yerleşti.

Ama neden sorusunun hala bir cevabı yok. 
Kırmızı giyince kro olmuyorsunuz, sarı giyince olmuyorsunuz, bilumum cart renk giyince kro olmuyorsunuz beyaz çorap ve çamaşır giyerseniz kro oluyorsunuz.

Bunlar saçma ufak detaylar gibi görünebilir gözünüze. Fakat adamlar toplumları bizim saçma, ufak dediğimiz detaylarla yönetiyorlar.

CIA toplumbilimcileri Atatürk'ten bu halk nefret etsinler diye neler yapmadı. Örneğin en sıkı Atatürk'çülerden bilinen Aziz Nesin'in kendi ağzından "Halkın %90 ı aptaldır" dedirtebilmişlerdir. 
Atatrük'çü görünen sözde aydınlar (ki ben bu nedenle Aziz Nesin'i hiç sevmem, o çünkü Atatürk'e bu sözüyle ihanet etmiştir) halkı sürekli küçümsemişlerdir. CHP’nin aldığı oylardan durum bellidir (Türkiye haritası üzerinde oy dağılımına bakınız). 

CHP artık Atatürk'ün değil sermayenin partisidir. Sermaye de her zaman kapitalizme hizmet eder.

CHP de bir Amerikan partisi olmuştur.

Bence CHP yönetimi beyaz çorap ve çamaşır giyen partilileri partiden atmalıdır. 
Hatta bir de yalan uydursalar daha da güzel olur: "Beyaz çoraplı bir CHP li Sayın Erdoğan'a gitti, CHP de herkes beyaz çorap ve çamaşır giysin istiyorum, siz de destek verin dedi. Erdoğan da arkanızdayın, sizi destekliyorum dedi.". Bunu da Uğur Dündar'ı kandırıp söyletirlerse, yok yok Uğur Dündar yemez, eski TAN gazetesi yazarlarından birine yaptırırlarsa olay patlar gider.
  
Kenan Turhan 


6 Kasım 2019 Çarşamba

POLİTİKA: Vatan Partisi tam bir hayal kırıklığı

Utku Reyhan’ın "aydinlik.com.tr," 6.11.2019 tarihinde yazdığı "Yavuz Alogan’ın Hong Konglu dostları" yazısını okuyunca içim acıdı.

İçim acıdı çünkü bir Vatan Partisi üyesi olarak, partimin parlattığı bu arkadaş, almış bu yazıyı, hoşuna gitmediği için evirmiş çevirmiş, sallamış, filtreden geçirmiş, damıtmış, kalanı kullanayım demiş ama bakmış hala kıvamda değil içine biraz şerbet katmış, azıcık anason, biraz da mısır şurubu; o da olmamış, saatlerce pekmez gibi kaynatmış ve en sonunda elde ettiği katranı bizlere sunmuş.

Dehşetler içerisinde okudum Utku Reyhan’ın yazısını.

Halbuki Yavuz Alagon, “Merkezin Sağı ve Solu” yazısında özetle şunu diyordu (konuyu ilgilendiren kısmı); Çin ve Rusya da, ABD gibi emperyalist olma yoluna girmişlerdir. Bunu da anlatırken gayet açık, mantıklı, tutarlı bir çerçeve sunuyordu.

Ancak anlaşılıyor ki Rusya ve Çin'in "uydusu" olmak isteyen anlayışa sahip Vatan Partili'ler için bu gerçek pek ağır geldi ki Alagon'u aslında yazıda neredeyse hiç değinmediği Hong Kong gösterilerinden vurmaya çalışmışlar.

Halbuki Alagon'un söyledikleri doğruydu. Bütün dünya halkları bu kapitalist düzenden bıkkın durumdalar ama ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kapitalizm ise bunu bile kullanıyor. Bu toplumsal hareketleri kendi lehlerine provoke ediyor. Kuşkusuz bu da doğrudur.

Alagon'un yazının özünde ifade etmeye çalıştığı gibi, geleneksel solun insani eşitlik değerleri (işçi mi o ne ki?), Rusya ve Çin tarafından da yerle bir edilmiştir ve dünya hızla yeni bir paylaşım savaşına doğru gidiyor.

Vatan Partisi bu gerçekle bir siyaset yaratmak yerine, CHP'nin ABD mandacılığı tercihinde olduğu gibi, dilim söyleyince içim acıyor ancak Rusya ve Çin Mandacılığı yapmayı tercih ediyor.

Maalesef Utku Reyhan'ın yazısı da bunun ispatıdır. Utku Reyhan, Rusya ve Çin'i iyi göstermek adına saçmalama boyutunda bir yazı kaleme almıştır.

Evet, doğrudur içim acıyor.
Türkiye'de de bir ağaç nedeniyle başlayan gösterilerin bir sürü grup tarafından kendi lehlerine kullanılmaya çalışıldığı, bir sürü provokasyon yapıldığı doğrudur. Gezi gösterileri sırasında sizce sokaktaki gençlerle konuşsaydık size ABD lehinde şeyler mi söyleyeceklerdi. “Yok, o farklıydı” demeyin sakın. Gezi başladıktan sonra kaç tane ABD merkezli sivil toplum örgütü geziyi açık gizli destekledi? Oraya gelenler özgürlük isteğiyle gelmişlerdi. ABD için gelmemişlerdi.
Dünyada da gösteriler birileri onları kışkırttığı veya tetiklediği için başlamış olabilir ama bu halkların ezilmediğini, sömürülmediğini göstermez. Sadece başka bir grup tarafından, yeniden başka bir şekilde sömürülmek için kullanıldıklarını gösterir.

Ne yapalım yani ABD’nin düşmanı diye Rusya ve Çin’in gelecekte aynı ABD gibi olacak politikalarını destekleyelim mi? Yaptıkları yanlışlıkların hiçbirine ses çıkarmayalım mı? Bu sözler size neyi çağrıştırıyor? Uydusu mu olalım Rusya ve Çin’in?

Yavuz Alagon'u yıllardır okurum. Eğrisi olmayan dümdüz dopdolu bir adamdır. Yıllarca da Aydınlık'ta yazmıştır. Biraz muhalif oldu diye ki muhalif olduğu şeylerin neredeyse hepsi doğrudur, adamı ABD sempatizanı yaptınız. Yazıktır yahu. Bunun AKP zihniyetinden ne farkı var?

İçim acıyor. Vatan Partisinin halini gördükçe içim acıyor.

İçim acıyor CHP’nin halini gördükçe içim acıyor.

CHP, ABD mandacılarıyla dolmuş; Vatan Partisi de, Rusya ve Çin mandacılarıyla.

Yahu bir silkinin, güya siz Atatürkçüsünüz.

Not: Bu yazısıyla anlaşılmıştır ki Utku Reyhan, Vatan Partisi sekreterliği yapabilecek çaptan pek uzaktır. Hızlıca istifa etmesinde fayda vardır. Ama korkarım ki hata kendisinde değil, partinin en tepesindeki yönetsel anlayıştadır. Böyle giderse çanlar Doğu Perinçek için çalacaktır. Çünkü hiç bir Türk evladı Rusya ve Çin'in uydusu olmayı kabul etmeyecektir. Siyasi, ekonomik ortaklıklar başkadır, başka bir devletin uydusu olmak başkadır.

Kenan Turhan

30 Eylül 2019 Pazartesi

POLİTİKA: CHP Başkanı Kılıçdaroğlu'na açık mektup

Kemal Kılıçdaroğlu,

Kurtuluş Savaşı sırasında Yüce Meclis’in milletvekillerinin biri hariç tamamı acaba Amerikan Mandası mı daha iyidir yoksa İngiliz Mandası mı daha iyidir diye tartışıyorlardı. Abartıyorsun diyenleri duyar gibiyim. Hayır abartmıyorum. İsmet Paşa dâhil (ki kendisi Amerikan Mandası savunucusudur) tanıdığımız tanımadığımız bütün milletvekilleri mandacıdır.

Tabii o kişi hariç:

Hani “İstiklal benim karakterimdir” diyen, hani “Ya İstiklal ya Ölüm” diyen.

Sonra o aynı kişi bütün silah arkadaşlarını, kendilerinin hayal bile kuramadığı bir gelecek için inandırmış ve sonra da gerçekleştirmiştir. Detayları herkes biliyor.

O yüzden de ATATÜRK adını almıştır. Bazıları saçma sapan konuşuyor, "Atatürk olmasaydı da biz yine Kurtuluş Savaşı’nı kazanırdık" diye. Hayalini bile kuramadığınız şeyi nasıl başaracaksınız? Böyle bir ihtimal olduğu bile aklınıza gelmiyorken nasıl başaracaksınız?

O günden bugüne hızlı bir geçiş yaparsak, bugün CHP’nin durumunu gördükçe üzülüyorum.
Üzülüyorum çünkü sözde Atatürk’ü en çok savunanların partisi olan CHP, artık bir Amerikan Manda partisi olmuş.

Kılıçdaroğlu tarihe adınız “ülküsüne ihanet eden insan” olarak yazılmasına ramak kaldı. Çünkü basbayağı, besbelli, benim gibi sıradan bir insanın dahi anlayabileceği gibi, bir CIA projesi olan İmamoğlu’nu getirdiniz, önümüze koydunuz. Aynı Özal’ı önümüze koydukları gibi. Ama hiç değilse  Özal’ı önümüze askeri cunta koymuştu. Şimdi bunu Atatürk’ü temsil ediyorum diyenler yapıyor.
Ondan önce de başka bir CIA projesi olan İnce’yi seçimlerde denemiştiniz (İnce'nin kendisinin bu durumdan haberi olmayabilir. Oyunu kuranlar Kılıçdaroğlu ve ekibi olup İnce yalnızca oyuncu olabilir.). Üstelik de apaçık, Amerikan Başkanı’nın seçim danışmanları, İnce’nin danışmanlığını yapmıştı.
Başka kimler: ABD’nin ülkemizi yıkmak için kurduğu parti ve temsilcileri. Bu insanlara kucak açtınız da, evlatları ateşe atılmış annelerimize “ŞOV sayılmasın” diye göz ucuyla bile gülümsemediniz, acılarını paylaşmadınız.

Kılıçdaroğlu, size önerim şudur ki, bazen karmaşık düşünmek doğru cevaba ulaşmayı zorlaştırır. Bir çocuk masumiyeti ve aklıyla, olduğunuz yeri ve durumu değerlendiriniz. Atatürk’ün en temel prensiplerini düşününüz. İstiklali, devletçiliği … düşününüz. Ve partinize, biraz geri çekilerek bakınız.

CHP gerçekten Atatürk’ü temsil edenler tarafından mı yönetiliyor? CHP gerçekten tam bağımsız Türkiye için mi çalışıyor?

Anında göreceksiniz: Partinin üst yönetimi ve merkezler, kapitalistler/liberaller tarafından işgal edilmiş durumda. Nerede bu köylü, nerede bu işçi? Aldığınız oylardan da anlaşılıyor. Temsil ettiğiniz insanlar size oy verir. Onlar da köylü ve işçi değil.

Şimdi size düşen büyük bir görev var. Bir Atatürk sevdalısı olarak söylüyorum bunları.
CHP’nin içindeki Amerikan Mandacılarını hızla temizleyiniz. İmamoğlu’ndan hızla kurtulunuz. İnce’den hızla kurtulunuz (İnce'nin kendisinin bu durumdan haberi olmayabilir. Oyunu kuranlar Kılıçdaroğlu ve ekibi olup İnce yalnızca oyuncu olabilir. Bu durumda İnce sadece kandırılan durumuna düşer ancak Cumhurbaşkanlığı adayı olmuş bir kişinin böyle bir oyunun parçası olduğunu görmemesi de çok büyük bir kusurdur). Bütün parti merkez kurullarını, yeniden “Tam bağımsızlık yanlısı” kadrolarla yer değiştiriniz.

Yoksa ne mi olur?
Yoksa ülkemiz kaybeder. Yoksa siz kaybedersiniz. Ateş hemen yanımızda ve o ateşi durdurabilecek güç, fikri hür vicdanı hür nesillerin kanlarında dolaşan güçtür. AKP bu ateşi durduramaz. Bu ateşi ancak Atatürk’ün gösterdiği yol söndürebilir. Ancak sizler bu ateşi bırakın söndürücüsü olmayı, körükleyicisi vaziyetindesiniz. Ve ateş nereden girerse ilk orayı yakar.
Amerika’nın bir ülkeye huzur ve mutluluk getirdiği görülmemiştir. Onlar ancak sömürü ve ölüm getirirler. Bakınız yakın zaman Irak’a, Libya’ya. Daha önce Afganistan’a. Hatta dost dedikleri Arabistan’a ve hatta İsrail’e bakın. Hepsi her gün kanlı bir olayın içerisinde.
Hangi mantık dairesinde Amerika ile iş birliği yapıyorsunuz?
Ya da neden bu kadar korkuyorsunuz? Atatürk size ne öğretti? Siz nasıl Atatürk’ün temsilcilerisiniz?
Abdullah Gül’ün Amerikancı olduğunu bilmeyen mi var? Siz nasıl onu desteklersiniz? Siz nasıl HDP ile kol kola girersiniz? Etnik bir parti oluşumunun kabul gördüğü, Atatürkçülüğün neresinde yazıyor?

Kılıçdaroğlu, adınız tarihe nasıl yazılsın istiyorsunuz?

Bir daha düşünün.

Mevcut politikalarınız sizi ancak bir Damat Ferit veya Vahdettin yapar.

Bir daha düşünün Damat Ferit mi olacaksınız?
Yoksa bir cumhuriyet kahramanı mı?

Sizden beklenen Hasan Tahsin olmanızdır.

Beceremiyorsanız da çekilin.
Memleketimde yeterince gerçek Atatürkçü mevcuttur.

Kenan Turhan