Göz göre göre gelen çaresizlikten nefret ediyorum. Ülkemin gün ve gün nasıl da tuzakların içerisine girdiğini görmekten nefret ediyorum.
Tamam anlıyorum, ABD II. Dünya Savaşından sonra sömürü
bayrağını İngiltere'den alıp dünyanın her köşesine dikti. Bütün dünya atom
bombasından çok ama çok korktu. ABD çoğu zaman, çoğu ülkeyi sivil örgütlenmeyle
ele geçirdi. Atatürk'ün Türkiye'si de diğer devletlerden farklı değildi.
Sivil işgal senaryosu her ülkede aynıydı: Ülkelere
demokrasi ve liberalizm götürülür. Serbest ticaret için zorlanır. Bir sürü
sivil toplum örgütü kurulur. Güya güzel amaçlarla kurulan bu sivil toplum
örgütleri, CIA'den daha etkili ajan kuruluşlar haline getirilir. Örneğin
özgürlük diye milletin kanına girer, Kürt faşizmini yaratırlar. Örneğin, LGBT
reklamı yapıp çocuklarımızı yanlış yönlendirirler. Örneğin, basın yayın
ödülleri verirler öyle ki nerede o ülkenin aleyhine bir şey söyleyen
gazeteciler var, hep onlar alır bu ödülleri.
ABD o kadar para harcar ki bu kurumlara, çoğu gazeteci
birkaç yılda kölesi olur bu sivil toplum örgütlerinin ve bir daha da ayrılamaz.
Bu arada genellikle azınlıklardan belirlediği orta küçük
esnafı destekler ve bir anda holding seviyesine ulaştırır. Bu holding
sahipleri, aslında kendi ulusal devletlerinin değil, artık uluslararası
sermayenin yani kapitalizmin holdingi olmuşlardır. Bu holding sahipleri de
artık ABD'nin kulu kölesidir.
Sonra en son ve en acımasız adım gelir. Bütün bunlara
kanmayan gazeteci, bilim insanı veya üreticileri suikastlarla katlettirirler.
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Sabancı cinayetlerini nasıl unuturuz?
Ele geçirilen basın yayın kuruluşlarıyla ve kendilerine
çalışan sermayeyle son darbeyi indirirler. Kendilerinin kulu kölesi olan bu
insanlardan belirlediklerini ülkenin Başbakanı olarak seçtirmek: Bu insanlar
zaten ABD'den o kadar etkilenmişlerdir ki aynen Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi "onlarla mücadele edilemez, mandalarını kabul edelim" mantığına
sığınmış hainlik sınırında insanlarla çalışırlar. Atatürk'ten sonra maalesef
gerçek milliyetçi pek az başbakan geldi bu ülkeye.
Bunları anlayabiliyorum; kabullenemiyorum ama
anlayabiliyorum. Biri kendisini paraya satıyor, öbürü koltuk ve mevkie, başka
biri şana şöhrete. Kimisinin de korkudan ödü patlıyor.
Gözlerine perde koyulan, okuması engellenen, tek hedefi
çocuklarına ekmek götürmeye çalışmak olan güzel vatandaşlarımızın bu olayları
takip edememesi ve manipülasyonlara kanmasını da anlıyorum. Çünkü gerçekten ABD
sosyologları işlerini olağanüstü iyi yapıyorlar. Sonuçta 350-400 yıldır sömürü
konusunda inanılmaz uzmanlaştılar.
Ama anlayamadığım şey şu: Bütün bunları anlaması gereken,
üniversite bitirmiş, okumuş sözde aydın olması gereken insanımızın da ABD'nin
oyunlarına yenik düşmesi: İşte en çok bundan nefret ediyorum.
Aldatılıp, kandırılabiliriz, bu hepimiz için geçerli.
Tamam ülke tamamen sosyal ve ekonomik anlamda ele geçirilmiş, doğru haber alma
hürriyetimiz elimizden alınmış .. olabilir. İyi de bazı şeyler o kadar görünür
ve apaçık ki nasıl olur da bu kadar akıllı, kültürlü insan yine de ABD'nin
tuzağına düşüyor.
Örneğin; önce kaset skandalıyla CHP başkanı değiştirildi.
Kılıçdaroğlu başa geçirildi: Kılıçdaroğlu para pul ile kandırılabilecek bir
insan değildi, makam mevki vaat ettiler. O da kandı. Sonra hızlı bir biçimde
CHP'yi Atatürk çizgisinden tuhaf, ne olduğu belirsiz bir çizgiye götürdü.
Partideki Atatürkçülerin tamamını kovdu veya etkisiz hale getirdi. Krallığını
ilan etti. Atatürk'ün hem fiziksel olarak ama daha çok düşünsel olarak en büyük
düşmanlarını (Şeyh Sait ve Ali Rıza) kahraman ilan etti.
Peki o arada bizim aydınlarımız ne yaptı? Çıt yok. 3-5
cılız ses dışında ses yok. Halbuki 100.000 mühendisimizin birden ayağa kalkıp,
"defol CHP nin başından" demeliydi. 100.000 doktorumuzun demesi
lazımdı ki "biz 1 saat iş bırakıyoruz, defol git CHP nin başından".
Böylece halkımız da uyanırdı. Böylece halkımızın gözüne indirilen perde
kaldırılırdı. Bu adam neredeyse Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olacaktı. Erdoğan
daha iyi değil elbette. Konu Erdoğan, Kılıçdaroğlu konusu değildir. Konu
ABD'nin en tipik numarasıdır. Birbirine muhalif gibi göstererek, hep kendi
adayını seçtirmesidir. Şu an CHP de başkanlık için İmamoğlu, Özel, Kılıçdaroğlu
yarışıyor. Aralarında hiç fark yok. Hatta İmamoğlu mandacılığın en tepesindeki
adam. ABD'nin Türkiye konsolosu gibi davranıyor ama bakıyorum benim aydın
olmasını beklediğim mühendisim ve doktorum İmamoğlu'nu destekliyor.
Ve işte ben bundan nefret ediyorum.
Hep beraber küçük partilere, gerçek vatanseverlere oy
verelim deyince bir de benimle dalga geçiyorlar, oyun ziyan olacak diyorlar.
Erdoğan'a veya Kılıçdaroğluna oy verilince oy ziyan olmuyor değil mi? Asıl o
zaman oyumuz ziyan oluyor. Çünkü bize sürekli kötü 2 aday sunuyorlar. Birini
iyi zannedip oy veriyoruz sonra onun da aynı olduğunu anlıyoruz. Sonra sermaye
bize yeni bir aday pohpohluyor hepimiz ona oy veriyoruz, örneğin Akşener. Bir
anda göktaşı gibi düştü politik hayatımıza. Geçmişi karanlıklarla dolu.
Çillerin bakanı. Hatırlayın en çok faili meçhul suikast hangi dönemde oldu.
Akşener, İmamoğlu, Erdoğan, Kılıçdaroğlu .. hepsi aynı.
Bakmayın kavga ettiklerine hepsi aynı hedefe odaklı. Hangisinin başbakan
olduğunun önemi yok. Hepsi ABD mandacısı.
Ve ben bu kadar açık bir gerçeği göremeyen sözde
aydınımdan nefret ediyorum ve diyorum ki:
"Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce CHP'nin
kurtarılması gerekir"
Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce Tabipler
Birliğinin kurtarılması gerekir.
Türkiye'nin kurtarılabilmesi için önce halka örnek olacak
Doktorlarımızın, Mühendislerimizin, Öğretmenlerimizin ... gözlerindeki perdeden
kurtarılması gerekir.
Ama nasıl olacak bilmiyorum. Hala İmamoğlu gelse
kurtuluruz modunda çoğu. Erdoğan nefreti gözlerini kör etmiş durumda. Erdoğan
gitsin de daha kötüsü olmaz zannediyorlar. Halbuki olur. Hep aynı numaralar.
İmamoğlu defalarca Ana dilde Kürtçe eğitim safsatasını diline dolamadı mı?
Kürtçe eğitim demek Türkiye'nin bölünmesi demektir. Bu en basit gerçeği bile
göremeyen insanlardan nasıl aydın diye bahsedilir. Evet başta söylenince çok
insanca geliyor, düşündüğüm dilde eğitim ama bunun özgürlükle vs ilgisi yok. Bu
apaçık yeni bir Kürt devleti kurma girişimidir. Nihayet bölünmüş ve zayıflamış
bir Türkiye'den sonra bütün petrol, doğalgaz, madenlere ABD tarafından el
koyulmasıyla devam edecek. Zannetmeyin ki kurulan Kürt devletinde barış olacak.
Olamaz ki, ABD’nin petrole el koyması için orayı işgal etmesi gerekir. Üç gün
sonra Kürtleri de Zazalar, Kurmanclar veya bulacakları başka bir yolla ki emin
olur bulurlar (şeriatçılar-solcular veya Diyarbakırlılar-Hakkarililer veya alt
kabileler) diye ayırıp savaştıracaklar. Sonra
da petrolü kapacaklar. Şu ana bir bakın, kara mizah gibi: biz ABD'den F16
dileniyoruz aynı anda ABD YPG/PKK ya ağır silah veriyor. Onlar bize bir bomba
atıyor biz onlara 1000 misli atıyoruz. ABD petrolü çalıyor. Bu durumu canlı yaşıyoruz
işte, tam da içindeyiz. Irak da öyle, Libya da öyle. Herkes savaşıyor ABD
petrol ve madenleri yağmalıyor.
Ve bizim sözde aydınlarımız diyor ki İmamoğlu. Bazıları
da diyor ki Akşener.
Kahroluyorum. Göz göre göre gelene hiç bir şey yapamamaya
kahroluyorum.
Çok sevdiğim insanların bile bu gerçeklere gözlerini
kapatmalarından nefret ediyorum. Erdoğan nefretiyle yönlendirilebilir
olmalarından nefret ediyorum.
Yazıyorum, söylüyorum ama hiç bir şey değişmiyor.